İlişkilerdeki 7 Ölümcül Günah-2

 

 

Geçen yazı da mutlu sonla biten masalların, aslında son kısmının huzura erme değil, asıl masalın başlangıç noktası olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Açıkçası neden bize bir ilişki başlayana kadar mücadele kısmına dair taktik, stratejiler verirler de asıl başladıktan sonra verdikleri tek öğüt aman takma, hepsinde aynı huy var, kılı kırk yarma, işte hayat böyle bir şey, zaten kimse mutlu değil ki gibi sohbetlere döner. Bence aslında ilişki yürütmek başlı başına bir sanat, emek ve iş sahası olduğu için yolu bilmeyince kabullenmekten başka elde kalmayan çarelere kendini bu tesellilerle avutarak içerideki sesi susturmak kalır.

Dedim ya ilişkilerde ki günahların sayısı anlatmakla bitmez, ama belli noktaları belki yakalarsak kalan kısımlarda gerçekten iki kişinin birlikte inşa edeceği bir yuva haline gelebilir. Biz insanlar, zamanın başlangıcından beri hep bir döngüyü öğrenip tamamladığımızda bir sonraki gelişim safhasına geçtik. Önce avlanmayı öğrendik, karnımızı doyurmayı öğrenince yerleşik düzene geçip kendimize gıda üretmeyi keşfettik. Beslenmeyi halledince sağlıklı olmak için ilaçlar, tedaviler geliştirdik. İşte sanırım ilişkilerdeki gelişimde öyle bir şey. Anadolu kökenlerine bakınca çok kişinin bir arada yaşadığı ailelerde evlilik türün, soyadının devamı ve tarla veya iş gücü desteği olarak bakılıyordu. Şimdi ise herkesin tek bir birey olarak toplumda yaşamını sürdürebileceği düzenekler kurulduğu andan itibaren artık aşk evliliklerine, kaliteli ilişki kavramları eklenmeye başlandı. Çünkü Maslow’un da dediği gibi hayat kalitesi yükseldikçe soyut kavramlar anlam ve değer kazanır. Eski ilişkilerde doğurganlık kriter alınırken, şimdi ise iletişim kurabildiğimiz, gelecek hedef ve idealleri paylaşabileceğimiz, uyum kriterleri yüksek arayışlara terfi ettik.  Gelelim ölümcül günahlara …

1-Eleştiri

Sosyal medyanın da bize bir bilirkişi gibi var olma platformu sunmasıyla, googledan bilgi toplayarak konu uzmanlığına terfi etmemizle usta çırak ilişkisi ve yaşanmış, tecrübe, kimlik farlılıklarına saygımız hele de özellikle emeğe saygımız çok azaldı.  İlişki denen şey gerçekten zor bir şey, her ne kadar ülkeler aynı olsa da sanki iki farklı gezegende yetişmiş iki ayrı kişinin damak tatları bile farklı iken ortak bir zevk ve uyum yapısı oluşturmaya çalıştıklarını unutuyoruz. Bu kadar farklılıklarla bir araya gelen iki birey, hem de beyin yapılarından kaslarına, hatta hormonlarından gözlerinin çalışmasına kadar farklı iki tür bir arada yeni bir düzen kurmaya çalışıyor. Üstüne üstlük,  bugüne kadar anne ve babaları onlara damak tatlarından, giyinme, konuşma, hayatla ilgili bunlar doğru diye bir çerçeve çizmiş ve hep benzerleri ile yaşamış bu iki kişi bunu yapmaya çalışıyor. Hani derler ya uzaktan davulun sesi hoş gelir. O yüzden de ilk tanışmalarda, ya da akşam ayrı eve dönüldüğünde bu sorun o kadar çok kendini belli etmiyor. Gizli bir düşman gibi hadi evlenseler de bana da sıra gelse der gibi zamanını bekliyor. Tabii, evlenip aynı evin içine girince her şey bir çıplaklık kazanınca, bizim canavar da ortaya çıkıyor. Aslında, her iki tarafta haklı.  Bir anda biri evine girip, iç dünyasına girip her şeyin yerini değiştiriyor, konfor alanı bozuluyor, içinde bir sürü yeni, yabancı duyguya tahammül etmek zorunda kalıyor. Sanırım eskiden evlilikler daha kolaydı, çünkü kalabalık ailelerde yaşamış, zaten küçük yaşlarda kendilerine bir düzen kurmadan evlenmeyi öğrenmiş kişiler zaten kurdukları bir şey olmadıkları için, yıkmakla ilgili de çok sıkıntı hissetmiyorlardı. Daha kolay birbirlerine uyum sağlanıyor, zaten kadınla erkek arasında eklenmiş bir de sınıf farkından kadınlar itiraz etmeden tek tarafın düzenini seçiyordu. Eh, gerçekten daha kolaydı. Şimdi bir bakın, cep telefonlarından sosyal medyaya, kullandığımız her şey bize özelleştirilmiş durumda. Sadece bizim zevklerimiz, bizim tercih ettiğimiz renkler, konuşma stilleri, her şey duygumuzu en yüksek olumlu da tutmak için planlanmış durumda. Hal böyle iken birinin gelip düzeni bozmasına kim tahammül eder? İşte o anda belki de sanal dünyadan gerçek dünyaya kafamızı uzatıp bakmamız gerekir. Sanal dünyada sizce neden duygumuzu bize özel ve en üstte tutmaya çalışıyorlar, sadece bir satış pazarlama tekniğini mi? Hikaye, onun çok ötesinde. O başka bir yazı konusu, atlanamayacak kadar önemli, ama burada anlatılamayacak kadar uzun bir başka yazının…  Sonuçta bir tür yalnızlığa, güvenlik adı altında mahkum olan benler, sürekli performans beklentisinden yaşamayı unutup kuralları saptamaya çalışan kimlikler, ben diyen egolar ve daha nice bir sürü nedenler içimizden karşı tarafı heykeltıraş gibi eleştirilerimizle oyup yeni bir eser yaratma isteği uyandırıyor. Evet, yapıcı eleştiriler bizi geliştirir, ancak eleştiri mi yapıyoruz yoksa kendi dünyamızın gerçeklerini mi karşıya empoze ediyoruz, aradaki ince, görülmeyen ama tüm her şeyi değiştiren o sınırı farkında olmamız gerekir. Çünkü dünyamıza aldığımız kişi, bize muhtaç, kölelik sistemi ile ya da para ile satın alınan, hizmet etmek için oraya getirilmiş biri değil. O kişi bizim gibi kendinin de kocaman dünyası olan, orada mutlu olan ve o dünyayı bizimle paylaşmayı seçmiş bir kişi. Belki bizi sevdiğinden eleştirileri sizin mutsuzluğunuz olarak görüp, sevgisinden sizi daha mutlu etmek için başlarda çabalayacak ama sonrasında kendinden her eksilen parçada giderek tükendiğini, var olamadığını hissedecek. Siz de sevdiğiniz o insandan size deneyimlenecek bir şey kalmadığını. Çünkü kendinizden bir kişi daha yaratmış veya kendi dünyanıza hizmet etmek için sevgi ile satın aldığınız bir görevli bulmuşsunuzdur. Bir şeyin eksik olduğunu hissedeceksiniz, ama neyin olduğunu bilemeyeceksiniz, eksik olanın o her gün eleştirilerinizle düzeltiyorum diye eksilttiğiniz sevdiğiniz kişi olduğunu ortada artık sadece siz kaldığınızda fark edeceksiniz. Diğer taraftan sevdiğiniz kişi de, her bedenin ve ruhun kendini koruma refleksinde yaptığı gibi yanlış veya kusurlu varlığını korumak isteyecek. Nedenini anlamadığı şekilde ilgisi başka insanlara kayacak, ya da içinde adı konulmaz bir uzaklık hissedecek. Oysa tek yapmaya çalıştığı her gün eksilen kendini korumaya çalışmak olacak. Eleştiri iki dünyayı büyütüyorsa, yapıcı ise, tek dünyayı savunmuyorsa güzeldir, konuşarak birlikte şekillenmektir. Ama kabul edin çoğumuz sadece teknolojinin de bize öğrettiği gibi hayatımıza giren kişiyi özelleştirmeye, kendi dünyamıza göre yeniden kesip biçmeye kalkıyoruz. Çünkü her gün dokunduğumuz tuşlarda bize bunun iyi olduğunu söylüyorlar ve her şeyimizi özelleştiriyoruz, kendi dünyamızı yayıyoruz. Gerçekte ise sadece tek tuşla günlerce tasarlayıp yarattığımız ve kendimizden başka hiçbir şeye etkisi ve katkısı olmayan şeyin silinebileceğini unutuyoruz. Teknolojinin duygusal tuzaklarından birine daha düşüyoruz.  Gerçeklerden uzaklaştıkça, nedenlerimizi unuturuz, neyin asıl olduğunu da… Biz bu dünyaya yaşamak için geldik, kendimizi deneyimlemek için… O yüzden her deneyim, her yaşama dokunuş, her bir insana dokunuş bize yepyeni şeyler katacaktır. Sandığımızın aksine bizim dünyamıza biri kendi dokunuşu ile geldiğinde küçülmeyeceğiz, parçalanıp yok olmayacağız, tam aksi büyüyeceğiz, kendi içimizden daha yeni, daha güzel benler yaratacağız. O halde cesur olup yüreğimizi açmamız gerekir, bize dokunmalarına, yeni, başka, farklı olana, yapay olmadığı için mükemmel olmayana bedenlerimizde yer açmamız gerekir. Biz doğal olana izin verdikçe, farklılığı inceleyip anlamaya çalıştıkça zenginleştiğimizi görürüz. O zaman ortada ne tahammül edilecek bir şey kalır, ne eleştirecek… Birlikte yeniyi seçeriz…. Birlikte büyümeyi, birlikte sevgiyi seçeriz, yıkıcı olanı değil, yapıcı olanı tercih ederiz. ( Devam edecek)