Dijital Zihinler/ Ruhsuz Bedenler

 

Bazen hepimizin hayat döngülerinin kriz anları vardır. Her şey bir rutinde giderken içimizdeki huzursuz kıpırdanışları örtmeye çalışırız. İçeride sancılanan, acı çeken, dışarıya çıkmaya çalışan parçamızı içeri geri tıkmaya, susturmaya, sindirmeye çalışırız.

Bu bazen yataktan kalkış saatimize direnen bir taraftır, bazen sevdiğimiz sevgiliye, bazen de girdiğimiz o parlak camlı plaza katlarına. Tıpkı küçükken okula gitmek istemeyen, ayak direten, yalancı karın ağrılarına sahip çocukluğumuz gibi yaşama ayak diretir.  Her ne kadar bastırsak da onun huzursuz kıpırdanışlarını hissederiz. Çaresizliğini, çığlığını aynı anda duyarız. Ama içerideki tüm o sıcak savaşa rağmen, her sabah yataktan hiçbir şey olmamış gibi kalkarız. Giyiniriz, yüzümüzü boyar, saçımızı düzeltiriz. Donuklaşan yüzümüzün ifadesini değiştirmek için dudak kenarlarımızı zorla yukarı doğru asarız. Garip bir boşluk vardır içimizde, açıp baksak sanki durdurulamayacak bir acı hissedecek kadar ötelenmiş bir boşluk.  Duyamadığımız, tene dokunmayan sohbetler ederiz, hissedemediğimiz kadar yaşamın içinde kalabalığızdır. Biraz ses yükselecek olsa ya ağzımıza hatırlamamak için tıktığımız besinlerle ya da kaçıncı tekrarını izlediğimiz bir diziyle, ya da sonu olmayan birbirinin aynı telefon oyunları ile hızlıca susturmaya çalışırız.

Tesadüf o ya, eskilerden birkaç dostla karşılaşıp yaşamımızı sorgularlarsa “Nasılsın?” gibi basit bir kelime ile panik içerisinde, hemen satışa sunulması gereken, içeride kalmış dışarıdan bakıldığında iyi denebilecek bir şeyleri sıralarız. Çocuğun okul başarısı, yeni bir iş projesi, evdeki eşin selamı gibi…  Üzerimize gelen anlık farkındalığı hızla savuşturduktan sonra içeride biraz daha burukluk, dışarıda bizi farkındalığa çağıran, o içerideki sancıyı duymak için gelen düşmanı alt etmenin garip tebessümlü zaferi ile oradan uzaklaşırız. Hatta yakınlarımıza kazandığımız zaferi aktarmak için “Bugün kimle karşılaştım, biliyor musun?” diye çabuk çabuk anlatırız.

Ertesi sabah yataktan kalkarken biraz daha yorgun, biraz daha mutsuz, biraz daha umutsuzuzdur. Gün içerisinde aynı günün bir sonraki benzerini tekrarlarken içimizde bir şeyler biraz daha boşalır. Her tekrarımızda içeride biraz daha bir şeyler boşalıyordur. Bir gün içi boş bir oyun hamuruna dönmekten korkarız. O kaygı her yeri kapladığında panikle bir şeyleri düzeltmek için adımlar atarız, spora başlarız, biraz sosyalleşiriz, hatta enerjimiz yeterse birkaç hobi bile edinebiliriz. Sonra o kaygı azaldıkça bizim dışarı yaşama tutunmaya çalışan ellerimiz de gevşer, sakinleşir ve eski çaresizliğine geri döner.

Ne kadar zor değil mi, bir insanın kendini seçebilmesi? Düzene karşı, güvenliğe karşı kendi sesini, ihtiyacını duyabilmesi… Dışarı çıkmaya çalıştığımızda tıpkı karanlık bir ormana ve tehlikelerine bakıyor gibi içimiz ürperir. Yalnız başımıza mücadele edemeyecek kadar büyük ve karanlık gelir bize.  Sorgularsak her şey yıkılacak gibi gelir, sahip olduğumuz her şeyi yitireceğimizden korkarız. O yüzden günün hiçbir dakikasına dokunmayız, hiçbir karenin içini değiştirmeyiz. Oysa hepimizin arayışı aynı… Biraz daha yaşamı hissetmek, gülümsemeyi içimizde kalbimizde duyabilmek, yeni hayaller kurabilmek, biraz daha yaratıcı olabilmek, kendi rengimizi gösterebilmek, sevginin ve şefkatin, duyarlılığın, kabulün daha çok olduğu bir dünya. Herkes aynı şeyi istiyorsa ve yokluğunda tükeniyorsa neden bir şeyleri değiştirmeye başlamayalım? Bunun için illa düzenin içinden çıkıp gitmemiz gerekmiyor. Birlikteyken de birbirimize duyarlı olabiliriz, birbirimizin yaratıcılığından faydalanarak daha büyük ve işlevsel şeyler yaratabiliriz, gün içerisinde çalışırken aynı zamanda gerçekten kahkaha atabiliriz.  Soğuk plazalara gerek görsellerle gerek ruhumuzla biraz daha sıcaklık katabiliriz. Bunun için siz kendi dünyanızda bir güzellik yaratmaya başlayın. Kimseden sizi anlamasını, dinlemesini beklemeyin. Siz daha kendi kendinizin mesajını dinleyemiyorken, neden başkaları sizi dinlesin? İçinizdeki güzellikleri çıkarmak için dışarıdaki her şeyin günlük güneşlik olmasını beklemeyin. Belki de onların güzellikleri çıkarması için beklediği şey sizdeki güzelliklerdir. Yaşama bir yerden başlayalım, sosyal medya veya besinlerle kendimizi uyuşturmak yerine, dijitalleşen ruhsuz bedenler kullanmak yerine içimizdeki öze sahip çıkalım. Ve basit bir şey yapalım…  Her gün varlığımızı onurlandırıp kendimizi mutlu etmek için günde bir saat ayıralım. Belki bir sabah uyandığımızda her şey bambaşka olacaktır.  Bugünden başlamaya ne dersiniz?

 



error: Content is protected !!