mindfulness’ın sırrı

Dünyayı dalga dalga saran ve 3.nesil terapiler arasında öne geçen, İngiltere Parlamento üyelerinin dahi alarak, akabinde toplumun bütün katmanlarına yaygınlaştırılması için bir deklarasyon yayımladığı  MBSR ( Farkındalık Temelli Stres Azaltıcı Program ) nasıl bu kadar etkili ve etkin olabiliyor? Bunun çok net bir cevabı var ; çünkü ‘pseudo-science’ diye tabir edilen ‘sözde bilim’ e değil, ‘neuroscience’ denilen ‘sinir ve beyin bilimi’nin 40 yıllık kanıta dayalı araştırma sonuçları üzerine yapılandırılmış bir sistem. Diğer ‘new age’ (yeni çağ) terapilerinden ayrıldığı en temel nokta da bu.

En kısa ve basit şekilde bahsetmek gerekirse beynin, duyu/dürtü- hormonlar – duygu –düşünce- karar/davranış sıralamasıyla işlettiği etki > tepki sürecinin nasıl oluştuğunu ve bizim bu sürece ne kadar dahil olabileceğimizin anahtarını bize verebilen ve bu bilgiler ışığında uygulaması her an, her yerde mümkün ve kolay olan bir dizi pratikten oluşmaktadır.

Aldığımız kararların, davranışlarımızın hayatımızdaki rolü ancak % 5 ile sınırlıdır. Bir geminin kaptan köşkünde oturan ve gemiye yön veren bir kaptana benzeriz. Oysa işin % 95’i aşağıda hiç göze görünmeyen makine dairesi tarafından görülmektedir. Tıpkı bilinçaltımızda olduğu gibi…Beyin azami enerji tasarrufu üzerinden işlem görmek üzere tasarlanmıştır, enerjimizin en büyük kısmını bu organımız tüketir. Bu nedenle beynimiz ve onun sürücü koltuğundaki zihnimiz, genellikle otomatik-pilot denen durumda çalışır. 5 duyu aracılığıyla algıladığı her veriyi tekrar tekrar işlemden geçirmemek ve bu şekilde asgari enerji kullanmak üzere işler, yani otomatik-pilot aslında tamamıyla iyi niyetlidir. Ancak bu zamanla öyle bir hale gelir ki, neredeyse tüm yaşantımız tam olarak ne görebildiğimiz, ne duyabildiğimiz, ne de hissedebildiğimiz gri bir sis bulutu içinde gelip geçer hale gelir. Ve biz kendimizi sıklıkla ne ara geçti bunca zaman derken buluruz…

İşte mindfulness tam burada işin içine giriyor; iki ayağı üzerinde duran bir insan düşünün, sol ayağı istediği an otomatik-pilottan çıkıp, anın farkında olan bilinçli zihnini devreye sokabiliyor. İstediği anda dikkatini, an be an ne olup bittiğine vererek yaşamını yavaşlatacak, çağımızın direttiği hızın içinde kaybolmayacak, her ne ile meşgulse -kahve içmek-yemek yemek-sohbet etmek-yürüyüş yapmak-müzik dinlemek-manzara izlemek gibi basit günlük aktivitelerin bile, anın içinde tam anlamıyla mevcut kalabildiğinden, tadına varacak bu beceriye sahip. Sağ ayak ise karşılaştığı dürtü-duygu-düşünce süreçlerini de, stresi kendi bedeninde nasıl yöneteceğini çok iyi bildiğinden, ustalıkla yönetebiliyor. Size bu insan nasıl bir insan diye sorsam, çoğunuzdan muhtemelen ‘sakin, huzurlu, keyifli ve dengede bir insan’ cevabını alırdım.  Doğru, ancak bu kadarla sınırlı değil. 4 temel duygu olan korku, öfke, üzüntü ve sevinçten, olumsuz olan 3 ünü anında tanımlayıp, yönetebilen bir insan nasıl olurdu desem? Söyleyeyim; bedenini, beynini tüm hastalıkların anası stres hormonları olan kortizol, adrenalin, noradrenalinden minimum düzeyde etkilenecek şekilde bağışık hale getirmiş, kendinden ve hayatından memnuniyet duyma yetisine, kısaca ‘iyi olma’ haline ulaşma imkanına istediği anda ulaşabileceğinin farkında bir insan olurdu. Cebinde ihtiyaç duyduğu anda, güvenli alanların kapısını açabileceği ve girebileceği bu maymuncukla yaşayan bir insan olurdu. Hayatın dalgalı denizlerinde boğulmak yerine, gelip geçecek o dalgaların üzerinde kalıp, acaba dalganın ardında ne var diye açık merakla yeniyi deneyimleyebilen ve onlarla surf yapabilen bir insan olurdu. Etrafındaki çoğu insanın da, kendi gibi dalgalarla boğuşmakta olduğunu anlar, empati ve hoşgörüsü yükselmiş bir insan olurdu. Hatta bunun sonucunda,  kendine ve diğerlerine şefkati artmış bir insan olurdu. Başına gelenlerle ilgili, kendini ve başkalarını suçlamak ve yüklenmek yerine, değiştiremeyeceği durumlar için olanı olduğu haliyle kabullenen ve bundan sonra kendi ve diğerleri yararına neler yapabilirim diye düşünen ve harekete geçebilen bir insan olurdu. Her duygu, düşünce ve durumun gelip geçiciliğini kavramış, yaşamın sadece içinde bulunduğumuz anı yönetmekle ne kadar ilintili olduğunun, almaktan öte vermekle mutluluğunu çoğaltabileceğinin ve bulaştırabileceğinin farkında, bilge ve erdemli bir insan olurdu. Kırılganlığını yaratıcılığa nasıl dönüştürebileceğini bilen bir insan olurdu.

Her duygu, bütün hissettiklerimiz o kadar insanca ve herkese dair ki…Tüm o duygular aslında bize rehberlik etmek için, yolumuzu temizlemek için varlar. Güçlü görünme maskelerimizin ardında kaygıyla kasılan benliklerimizin varlığını bir kabul etsek ve duygularımıza bir sorabilsek, dinleyebilsek, duyabilsek bize anlatmak istediklerini, kendimizle barışıp o çok arzuladığımız içsel huzura erebilsek şahane olmaz mıydı? Mutlu birey = Mutlu toplum…Bu kadar kolay mı sanki, diyenleri duyabiliyorum. J Haklısınız, hiç değil. Kötü haber, hevesle beklediğiniz sihirli değnek henüz bulunamadı. İyi haber, ancak çabaya girenler kendi sihirli formüllerine ulaşabilirler. Bu çabaya değer mi derseniz, kesinlikle değer derim! Mindfulness çabanızı hızlandırıcı ve kolaylaştırıcı olmak için var.

Yoksa siz hala ‘bunlar pollyannacılık’ diyenlerden misiniz? J Bense hiç de kolay olmayan yaşanmışlıklarımdan, deneyimlerimden cesaretle bilince erişebilmenin zaferi diyorum. Hadi sizlerle yakın zamanda yaşadığım zor bir tanesini paylaşayım. Geçmişteki en büyük travmamın başroldeki kişisiyle 6 ay kadar önce yaşandı; bir tartışma anı ve karşımdaki çatışma çözümünde en etkili tek yöntem olarak bildiğinden sürekli bağırıyor. Bir süre sonra susar diye bekliyorum, beklediğim olmuyor, bedenimde yükselen geçmiş-şimdi-gelecekteki tüm korku, öfke ve acı çığlık çığlığa ayağa kalkmış içimde horon tepiyor. Kendime ‘sakin ol! sakin ol!’ diyerek kontrolde kalmaya çalışıyorum. En nihayetinde bendeki tüm kapaklar fırlıyor ve kendimi ‘yeter, yeter, yeter!!!’ diye farkında olmadan göğsümün ortasını yumruklarken buluyorum. Bilenler bilir, timüs bezi kadim bilgelikte de yeri olan, özellikle ağıt yakarken kadınların yumrukladığı yerdir, görevi acıyı azaltmaktır. Yetmemiş olacak ki bedenim kendini kapıyor, otonom sinir sistemim devre dışı kalıyor, nefes alamıyor, hareket edemiyor, sadece boğuluyorum. Daha önce böyle bir şey yaşamamıştım, panik atak olabilir belki bilemiyorum, ölüyorum hissi…Biraz daha nefes alamazsam gerçekten öleceğimi düşünerek, son bir gayret pencereye koşuyorum ve bedenime ‘nefes al’ komutunu veriyorum. Çok zor bir şekilde ve çok derin nefeslerle de olsa sistemi devreye geri sokabiliyorum. 5 dakika sonrasında nefes alış-verişlerim tamamen düzene giriyor. Bir 5 dakika da tamamen dinginleşebilmek için bekliyorum. İçeri girdiğimde korkudan faltaşı gibi olmuş, ne yapacağını bilemeyen ama gördüğü karşısında şaşkınlıkla bakan gözlerle karşılaşıyorum ve hiçbir şey söylemeden işime devam ediyorum. Mindfulness ile tanışmadan önce böyle bir duruma maruz kalsaydım sonuç ne olurdu hiç bilemiyorum, en iyi ihtimalle ambulansla hastaneye taşınmıştım. Üzüntüyle vuran migren ataklarımda olduğu gibi…Benim için çok büyük ve unutulmaz bir deneyim olmuştu. J

Mindfulness’ı eğitimini verecek kadar benimsemiş ve hayatıma entegre etmiş olmamın bana başlıca faydası, kabul edip, bir sonraki adımın sorumluluğunu alıp, atabildiğim sürece yaşamla uyum içinde akıp gidebilmek oldu. Ne kendime, ne de başkalarına takılıp kalmadan…Yaşamak dediğimiz başka nedir ki…?  Burada sayılamayacak kadar çok yararı olan bu sistem sizin hayatınıza nasıl olumlu katkıda bulunur, bunu beraberce keşfedebiliriz.

Takipte ve sevgiyle kalın