sanal olanı gerçek olana yeğ tutmak

 

 

Tarihin her döneminde yaşlılar, gençlerin tutumundan rahatsızdı. Yine muhtemeldir ki, tarihin her döneminde yaşlılar, kendi gençliklerini yaşadıkları çağın her zaman daha iyi olduğunu savundular hatta kendi “güzel” çağlarını yaşayamayan yeni nesillere bir yandan acıyarak bakarken bir yandan da suçladılar. Özledikleri güzellikler onlar yüzünden kaybolmuşçasına.

 

Bu tutum ne kadar tanıdık geliyor? Oysa kadim denebilecek kadar eski. Geçtiğimiz yüzyılın edebiyatçılarının sayfalarından tutun da Roma ve Eski Yunan’daki düşünürlerin satırlarında dahi rastladığımız tanıdık ifadeler.

 

Bu davranış ve serzenişler kimilerine göre yaşlıların “çocukluğu”, “şımarıklığı”. Belki zamanın su gibi akıp gitmediği devirlerde bu böyleydi. Fakat günümüzde bu durum çok daha farklı bir boyutta.

 

Tarih penceresinden baktığımızda, yüzyıllar ilerledikçe nesiller arasındaki uçurum büyük bir hızla derinleşiyor ve genişliyor.  Değişimler şaşırtıcı boyutlara ulaştı. Bir nesil, bir önceki neslin yaşadıklarını anlamakta zorlanıyor, yorumlayamıyor. Düşünün bir kere dedeniz evine telefon bağlanması için 3 yıl sıra bekledi. Albümde annenizin bebekliğine dair kaç fotoğraf var. Eminim sizin sıradan herhangi bir gününüzde çektiğiniz “selfie” sayısı daha fazladır. Akrabalardan alınan borç paralar yerini telefondan tek tuşla çekilen kredilere; bakkal amcanın defterine yazdırılan ekmek, yoğurt ve bir adet çikolata yerini o kartın iki saniye bir cihaza sürtünmesine bıraktı. O kart o cihaza sürtünürken bakkal amcayı da sildi yok etti zaten.

 

Yeni gelen neslin, geçmiş ile ilgili algısı gitgide karartıldı. O karanlıkta yeni nesil geçmişini öğrenemedi. Sadece öğrendiğini sandı. Bildiğini sandığı ise değiştirilmiş ve yeniden yaratılmış bir geçmişti.

 

Bunu neden yaptılar peki? Boş zamanları çoktu da eğlence olsun diye değil herhalde.

 

Hegemonik kapitalist düzenin en büyük korkusu geçmiştir. Çünkü geçmiş size bu topraklar üzerinde bir zamanlar bambaşka bir yaşamın var olduğunu anlatır. Yaşanılası yaşamların…

 

Şehrin “modern” ve karmaşık yaşamından bir an için uzaklaştığınızda, mesela geçmişten günümüze uzanmış bir cami avlusunda huzur bulmuyor musunuz?

Orada bulunana bir sadaka taşı, günümüz yaşamının tam tersi olan bir biçiminin, yardımlaşma ve dayanışmanın simgesi olarak orada durmuyor mu?

 

Öte tarafta, plazaların hemen yanında ayakta kalmaya çalışan eski bir mahalle, günümüz “modern, lüks” ama herkesin birbirine yabancı olduğu site yaşamlarına inat edercesine iç içe geçmiş yaşamların kokusunu taşıyor hala. O kokuyu o sıcaklığı sadece ben hissediyor olamam değil mi?

 

Hapsedildiğimiz betonların sahte konforu, ayağı toprağa basan çocukluğun ve komşu muhabbetinin mutluluğunu vermekten çok uzak. İşte o mutlu günler unutturuldu, kalan güzel hatıraların kodları ile oynandı, olumsuza çevrildi. Boyalı ve “teknolojik” bir dünya ile avutuluyoruz. Her şeyin elimizin altında ve kolay olduğu, evlerinin penceresinden bakmaya korkan insanların sonuna kadar açtıkları sosyal medya pencerelerinden sonsuz gülücükler saçtığı bir sanallık, onların kurguladığı bizim inanarak oynadığımız bir oyun.

 

Hegemonik kapitalizm her şeyden önce, kendi koyduğu kuralların gerisinde kalan hiçbir yapıyı kabul etmez. Bugün kentlerdeki dönüşüm, insanların arasındaki ilişkiyi olumlu yönde etkileyecek ve daha da güçlendirecek bir biçimden öte, kişinin yalnızlığını arttıracak ve onu kendi başına değersiz hissettirecek bir yöne götürüyor.

 

Kişi kendi değersizliği ve yalnızlığı içinde, kendini değerli hissettirecek tüketim biçimlerine yönelmeye ve kendinde eksik hissettiği her şeyi bu tüketim ile karşılamak zorunda bırakılıyor.

 

Yanlış anlamadınız, günümüz kapitalizmi bize, kendimizi değersiz hissettirecek her aracı kullanmakta ve bu değersizlik duygusu ve mutsuzluktan beslenmektedir. Toplum içinde, kendi yalnızlığınız ve değersizliğinizi yaşarken, pahalı bir saat, cep telefonu ya da arabanız sizi daha “değerli” göstermeye çalışmakta ama bu sahteliğin içinde içiniz her zamanki mutsuzluğu yaşamaktadır.

 

Size ürün satmak için arayan bankacının güzel sesinin, kredi kartı ya da bireysel kredi taksitini ödeyemez hale geldiğinizde azarlamaya dönüşmesi bu güzel düşün hüzünlü sonunun başlangıcı sadece.

 

Bizler tükettikçe hatta satın aldıkça varlığımızı kanıtlayan özenlere dönüştükçe sistem daha da semiriyor.

 

Günümüz yaşamı aslında bize insan fıtratına aykırı bir yaşam sunuyor. İnsanın doğasının her bir unsuru, bu yaşamın esiri olmak için kullanılıyor.

 

Biraz daha detaylı örneklendirirsek; lezzet dediğimiz şey aslında içgüdüsel olarak bozuk yiyecekle, sağlam olanı ayıt etmek için bize bahsedilmiş bir yetenek. Doğa’da kaldığımızda, lezzet yeteneğimiz sayesinde bozuk olan yiyeceği fark ederiz. Oysa bu özelliğimiz kullanılarak, günümüzde, bizi ölüme götüren, yaşamımızın kalitesini düşüren ama “çok lezzetli” gelen yiyeceklerle sağlığımız yok ediliyor. Sağlık harcamaları artıyor, iş yapamaz hale geliyor, kısa sürede hayata veda ederek düzenin istediği yöne doğru hızla ilerliyoruz.

 

Algılarımızla oynanarak, ya da daha “modern” bir terimle “algı yönetimi” yapılarak, ihtiyacımız olmayan ve her türlü zararı dokunabilecek ürünleri almaya zorlandığımız da bir gerçek. Evin içine baktığımızda gerçekten hangi eşyayı ya da ürünü tam anlamıyla kullanabiliyoruz, bu da başka bir düşünülmesi gereken durum.

 

Resmi biraz daha büyütürsek, yukarıda da dediğimiz gibi, aslında insan fıtratına aykırı, sonradan yaratılmış bir sanal gerçeklik içinde yaşıyoruz. Bunun doğal bir sonucu olarak da, kendi irademiz dışında davranıyoruz. Hayatımızı kontrol ettiğimizi sanırken, “başkalarının” tam da istediği bir yöne gidiyoruz.

 

Büyük şehirlerde yaşayanlarımız bu tuzaklara düşmüşken, köylerde yaşayanlarımız da bütün medya araçlarından pompalanan bu yaşama  “kavuşmak” için ellerinden geleni yapıyorlar.

 

Algıların yönetildiği bu “matriks” düzeninden çıkmak için önce kendi fıtratımıza dönüş yapmamız gerek.

 

İlk yapılacak şey kuşkusuz, bize ulaşan medya konusunda seçici olmak. Bu sanal yaşamı pompalayan, evlerimize sokan ve özendiren her türlü dizi, film ve reklamdan uzak durmak, mümkünse bazı yapımlar dışında TV izlememek ve bu tür medyanın oyunlarını iyi öğrenmek gerekiyor. Unutmayın TV size dost olabildiği kadar en büyük aldatıcıdır.

 

Yok olan şehrin içinde, AVM ya da “Yaşam Merkezleri” dışında, öncelikle tarihi eserlerin olduğu yerlere gezilere başlayabiliriz. Bir cami avlusu sizin eskiyi ve farklı bir yaşamı hissedebileceğiniz en güzel yerlerdendir. Bir müze size bu yaratılan dünya öncesi yaşam hakkında her türlü fikri verip gösterebilir. Eski semtlerin geçmişten gelen kokusu, tesadüfen bu güne ulaşan bir çeşme. Bunları gördükçe farkındalık her zaman artar.

 

Ne yazık ki son dönemlerde, eski eserlerin, restorasyon adı altında, “modernleşmesi” ve betonlaşması da aslında kapitalizmin aldatmacasına hizmet ediyor. Bir Osmanlı ya da Selçuklu eserini, betonlaştırıp, modern yaşamın içine bir aksesuar gibi sokan, orijinalliğini bozup, güncel görünüm kazandıran belediyeler de bu bağlamda sorumlu hatta suçludur.

 

Bir önemli panzehir de tarih okumalarıdır. Özellikle kültür tarihi okumaları size bambaşka bir dünyanın kapılarını açacak ve insanın fıtratına uygun yaşam biçimleri hakkında bilgi verecektir. Tarih sadece merak giderecek bir konu değil. Tarih aynı zamanda geleceği yönlendiren bir bilim. Ancak, doğru tarih okumaları günümüzün yanlışlarını da gösterir ve bizim bu konuda hassas olmamızı sağlar. Özellikle Anadolu tarihi, dinler tarihi, kültür tarihi ve iktisat tarihi üzerine yapılacak okumalar, bizim günümüzde önümüze konan bu sanal dünyayı anlamamızda daha da yardımcı olur.

 

Sonuçta seçim yine bizim. Bu sanallık içinde yaşamak ya da içinden çıkmak.

 

Eğer bu hayatın ötesinde bir hayata inanıyorsak ve insanın onuru var diyorsak bu sanallıktan çıkmak ve fıtratın gereğini yapmak en büyük amacımız olmalı.

 

Kendini bu mücadeleye hazır hissedenlere aramıza hoş geldiniz diyorum.