kişiliğimiz ve ilişkilerimize etkisi

İlişkiler acı ve mutsuzluk yaratmazlar. Sizin içinizde zaten mevcut olan acı ve mutsuzluğun kökenlerini su yüzüne çıkarırlar.      Eckhart Tolle

 

İyi geçinmek iki kişinin kusursuz oImasıyIa değiI, birbirIerinin kusurIarını hoş görmesiyIe oIur.

 

Hayatımız boyunca birçok kişiyle ilişki ve etkileşim içinde oluruz ve bu süreçte; hoşlanma, tatmin, onaylanma, güvende hissetme, üzüntü, kızgınlık, alınma, hayal kırıklığı, öfke, rahatsızlık… gibi pek çok duygu durumunu deneyimleriz. Ancak, bu duygu durumlarının içsel ve psikolojik nedenlerini derinlemesine pek sorgulamayız. Üstelik bütün bunların “insani” duygular ve durumlar olduklarını kabul ederek, kendimizi bu hislere teslim ederiz.

Aslında iki insan bir etkileşime girdiğinde olup biten şeylerin çoğu, bu iki insanın psikolojik zeminindeki algı, ihtiyaç ve arzuların otomatik etkileşimi şeklinde gelişir. Gündelik hayatta yaşadığımız ve üzerinde konuştuğumuz bütün ilişki deneyimleri; temelde benzer özelliklere sahip olduğu düşünülen iki “insan” arasında değil, birçok yönden farklılaşan iki (öznel) psikoloji arasında gerçekleşir. Çünkü hepimiz aynı duygusallığa sahip değiliz; sosyallik, kendimizi ifade etme, duygu ve düşüncelerimizi paylaşma ve ilişkiden beklentilerimiz gibi birçok açıdan birbirimizden farklıyız. İşte rahatsızlık duyduğumuz veya memnun olduğumuz bir dizi ilişki ve etkileşimin gerçekleştiği alan, bu farklı psikolojik zeminlerdir.

Bu psikolojik zemin; bedeni de içine alan ve aynı zamanda duygu, düşünce ve hareket tarzlarımızı içeren psikolojik benlik yapımızdır.  Kişilik adını verdiğimiz bu eylem, duygu, düşünce tarzları; mizaç tipinden köken alır ve beslenir.

Her birimiz doğuştan getirdiğimiz bir mizaç tipi ile dünyaya gelir ve bu mizaç yapısının penceresinden baktığımız bir ilişkiler ağının içinde hayatımıza başlarız.

Çünkü ilişki kurmak bir lüks değil, psikolojik düzlemde gerçekleşen doğal bir fonksiyonumuzdur. Peki ‘sağlıklı ve doğal bir ilişki nasıl olur, ilişkilerimizde hangi ihtiyaç ve dinamikler ortaya çıkar,’ gibi temel soruları kendimize hiç sorduk mu?

İlişki kimler arasında gerçekleşir? İki insan arasında mı, iki psikolojik zemin arasında mı? Bir başka ifade ile ilişkilerimiz iki farklı kişilik yapısı arasında gerçekleşiyorsa, ilişkili olduğumuz insanları ne kadar tanıyoruz?

İnsanın psikolojik doğasında var olan bu ilişki ve sosyalleşme olgusu hangi beklenti ve arayışlarla şekillenir? Bu sürecin bilinçli ve bilinçsiz yanlarını, tercihlerimizin ne kadarının farkındalık içinde yapılan seçimlere dayalı olduğunu hiç düşündünüz mü? Bizler ilişkilerimizi özgür bir tercih ve bilinçle mi yaşıyoruz, yoksa bizde var olan ancak farkında olmadığımız etkenler mi ilişkilerimizi belirliyor? Benzer ilişki ağlarının içinde hayat boyu bir yerden bir yere sürüklenip durmamızın nedeni nedir?

İşte tüm bu sorular ilişkilerimizin daha bilinçli ve sağlıklı bir şekilde yaşanması için cevaplandırılması gereken temel sorulardır.

Bu sorulara en doğru cevapları vermek için ilişki, iletişim, etkileşim, sevgi, ilgi ve ihtiyaç kavramları üzerinde durmak gerekmektedir.

 

 İLİŞKİ VE ETKİLEŞİM

 İlişki; ‘birden fazla öznenin birbiriyle olan etkileşimidir.

İlişki içinde olmak; “insan doğasında var olan sosyalliğin” bir yansıması olup, insanın ilişki ve iletişim ihtiyacının bir göstergesidir. İlişki kurmak; bir tercih ve istekten çok psikolojik bir ihtiyaçtır. Bu yüzden insanlar, hiç değilse az sayıda bile olsa; kalıcı, olumlu, uyumlu ve anlamlı bir ilişki kurmak ve sürdürmek isterler.

İlişkilerin bir tarzı olan ikili özel ilişkiler ise; özelini paylaşma, yakınlık kurma, duygusal paylaşım ve bağlanma, diğer ilişkilere nispetle daha sürekli bir ilişki ve etkileşimi kapsar.

“İki insan birbiriyle karşılaştığında bir etkileşim ve ilişki oluşur. Bu ilişki her bir kişide bedensel, düşünsel, duygusal etki ve sonuçlar oluşturur. Etkileşim sürecinde güven duyar veya tedirgin oluruz, yakınlık hisseder veya hoşnutsuzluk duyarız. Bu süreçten bedenimiz de etkilenir; yüzümüzün şekli, beden duruşu, kalp atışı, kasların gerginliği az veya çok değişir. Kısacası bir insanla etkileşime girdiğimizde; ya hoşnutluk duyar, rahatlar, güven duyar, sever ve yakınlaşmak isteriz. Ya da hoşlanmaz, rahatsız olur,  gerilir, şüphe eder ve uzaklaşmak isteriz. Aslında tüm bu olumlu ve olumsuz etkileşimler iki kişi arasında değil; iki kişilik/mizaç yapısı arasında gerçekleşir. Kişilik yapılarının farklı olması ilişkilerdeki ihtiyaç, beklenti ve arayışların da farklılaşması demektir. Bu yapıların özellik ve farklılıklarını dikkate almadan bir ilişkiye adım atmak birçok yanlış anlamayı da beraberinde getirir.

“Farklı psikolojik zeminler/kişilikler” arasındaki uyum ve uyumsuzlukları bilmeden ilişki kapısını açtığımızda sorunların kapısından girmiş oluruz.                 

İlişkilerimize ve muhatabımıza genellikle kendi öznel psikolojimizin gözlüğüyle bakarız. Yapıp ettiklerimizi, ihtiyaç ve beklentilerimizi “insan” olmanın doğal bir sonucu zannederek yaşadığımızda; yanlış genellemeler yaparız. ‘Herkes duygusaldır, benim yaptığım doğal olandır, herkes böyle düşünmez mi, bir insan nasıl böyle davranır,’ gibi genellemeler yaptığımızda hem çok kısıtlı ve katı bir bakış açısına hapsolur, hem de muhatabımızı anlamakta zorlanırız. Bu durumlarda da hem muhatabımızı eleştiririz hem de içimizde de birçok beklenti, anlayışsızlık ve şikâyet biriktiririz.

İlişki sürecinde; kendimizin ve muhataplarımızın psikolojik dinamiklerini anlamak ve buna dair bir farkındalık içinde hareket etmek, ilişkilerimizin kalitesi açısından oldukça önemlidir. Bir insan birçok açıdan kendisinden farklı olan insanlara, kendi öznel psikolojisi ile baktığı sürece ilişkilerinde ortaya çıkan hiçbir meseleyi olduğu gibi göremez ve sağlıklı bir çözüm yolu geliştiremez. Bu durumda ise sorunlar kronikleşir, yapılabilecek tek şeyin hayatta kalmak için çatışmak veya savunma mekanizmalarına tutunmak olduğu zannedilir.

Doğal olarak doğduğumuz ilk günden itibaren (hatta anne karnında başlayarak) çeşitli yakınlık ve yoğunluklarda ilişkilerin içinde yer alırız. Bütün bu süreçlerde ilk deneyimlerimizin bize öğrettiklerini kendi ihtiyaç ve beklentilerimizle harmanlayarak kendimiz ve ilişkilerimiz hakkında farklı algı ve yorumlar geliştiririz.

Örneğin: ebeveyninden kendince beklediği yeterli ilgi ve desteği göremeyen bir çocuk, bu durumu, kendi psikolojik ihtiyaçlarının penceresinden yorumlayıp “insanlara sevgi konusunda güvenilmez, kimse beni olduğum gibi sevmiyor, ben sevilebilecek biri değilim” şeklinde bir takım yargılara varabilir. Burada bir veya birkaç erken tecrübeyi hayatın bütününe genelleyen sübjektif bir algı ve yorum mekanizması işlemektedir.

Hayatında olumsuz (kendisini hayal kırıklığına uğratan veya kendisini değersiz/yetersiz/desteksiz hissettiren) ilişki deneyimleri yaşamış bir kişinin, ilerleyen yıllarda “Ben değersizim, sevilebilecek biri değilim, ilişkilerimde en sonunda terk edileceğim, bundan sonra kimseye güvenmeyeceğim!” demesi ve hayata bu pencerenin/duvarın ardından bakması mümkün ve anlaşılabilir olsa da, gerçekçi ve işlevsel değildir. Böylesi bir algı ve tutum, hayatı kolaylaştırmaz; aksine, hem kişinin kendisi hem de muhatapları açısından süreçleri zorlaştırır ve çözüm yollarını kapatır.

Bütün ilişki deneyimlerimiz bizde bir kısım etkiler oluşturur. Geçmişte yaşadığımız olumlu ve olumsuz deneyimler bizde sağlıklı veya sağlıksız izler bırakır. Bu nedenle her insanın psikolojik yapısına, kültürel temellerine, deneyimlerine, iç ve dış koşullarına bağlı olarak ilişkiler hakkında gelişen farklı algı ve yargıları vardır. Aynı zamanda, hayatımızın genel arayış ve akışını etkileyen ihtiyaç ve tercihlerimiz de ilişkilerimizde çok etkili rol oynar.

Kişi doğduğu andan itibaren ailesinden başlayarak yakın ve uzak çevresiyle ilişki kurmaya başlar. İçine doğduğu dünyayı anlamlandırma sürecinde temel veri kaynağı da insanların kendilerine ve birbirlerine yönelik tutum, tavır ve davranışlarını gözlemleyip modellemek şeklinde gerçekleşir. “Dünya nasıl bir yer?” “İnsan nasıl bir varlık?” “Ben kimim?” “Değerim nedir?” “İnsanlardan ne bekleyebilirim ve onlar benden neler bekler?”… gibi soruların öznel cevapları; aslında doğuştan itibaren maruz kaldığımız bütün muamele, olay ve olguların, psişik aygıtımız(mizaç yapımız, benliğimiz) tarafından anlamlandırılmasından ibarettir.

İlişki ve bağlanma süreçlerinde iki öznel psikolojik zemin yani kişilik yapısı birbiriyle etkileşir. Şu gerçek çok açıktır; süreç ve sonuçları yalnızca bize bağlı olan ve bizi ilgilendiren durumlarla başa çıkmak daha kolaydır. Çünkü yanlış algı ve yorumlarımızla, abartılı korku ve komplekslerimizle başa çıkmak öncelikle kendi meselemizdir ve yeterli çaba gösterildiğinde bu problemler kolaylıkla çözümlenebilirler. Ancak işin içine bir başka kişi/psikolojik özne girdiğinde, denklemin çözümü zorlaşabilir. Çünkü problem en azından iki bilinmeyenli hale gelir.

Örneğin muhatabımızın bir tutumu nedeniyle kızgınlık, küskünlük, değersizlik hissettiğimizde; burada bir değil, iki özne vardır. Ben ve O.

İlişkilerimize doğru ve gerçekçi bir gözle bakmak için bu iki özneye bir üçüncü gözle bakabilmeyi gereklidir.

‘’Ben neden böyle hissediyorum, daha farklı düşünüp hissedebilme imkanım yok mudur? O neden böyle davranıyor, onun böyle davranması ne anlama geliyor, bu davranışının altında yatan temel neden nedir, o acaba benim bu davranıştan nasıl etkilendiğimi biliyor mu?’’ gibi sorulara gerçekçi ve nesnel cevaplar bulmak sağlıklı bir ilişkinin olmazsa olmazıdır. Aksi takdirde bu gibi durumlarda hem kendi psikolojik zeminimizi görmekte zorlanır ve kendimizi geliştiremeyiz hem de muhatabımızın tutumunun altında yatan nedenleri anlamadan onu suçlarız. Bu durumda da ‘hissettiğim bu kızgınlık, kırgınlık ve değersizlik hissinin nedeni sensin’ diyebilir ve bu olumsuz duyguların oluşmasında kendi ‘psikolojimizin payı var mıdır’ diye düşünmekte zorlanırız. Halbuki bu gibi durumlarda sorulması gereken temel soru şudur: bu kızgınlık veya değersizlik hissinin oluşmasında, benim psikolojik yapımdaki yanlış düşünce, beklenti, algı ve yargıların payı ne kadardır? (Bahsettiğimiz bu durumun bir kendini suçlama, kendini yetersiz ve tek suçlu kişi olarak görme durumu olmadığı unutulmamalıdır.)

Muhatabımızın bize çok benzediğini veya birbirimizden çok farklı kişiler olduğumuzu düşünsek de bilmeliyiz ki; kendi sübjektif bakış açımız ve tecrübelerimizle kısıtlı olan algımızın dışına çıkıp; kendimize, muhatabımıza ve yaşadığımız duruma nesnel bir noktadan bakabilmek her şeyden önemlidir.

Ancak, öncelikle muhataplarımızın bizden kısmen de olsa farklı olduklarını kabul eder ve onları anlamaya çalışırsak; bizden uzak gibi görünen insanlarla bile aramızdaki (algısal) mesafe kısalır. Birbirimizi anlamaya çalışmadığımızda ise kısır tartışmalar, gereksiz veya abartılı şikayetler ve birbirimize yabancılaşma içinde bocalarız. Hâlbuki işleri bizim için zorlaştıran kişisel bakış açımızın içine hapsolmadan; önce kendimizde sonra da muhataplarımızda işleyen sübjektif/psikolojik mekanizmayı keşfedip anladığımızda, bir ilişkiyi en sağlıklı ve dengeli şekilde yaşamak mümkün olacaktır.

 

İsmail ACARKAN