amacınıza doğru sağlı sollu ilerler misiniz lütfen?

Eyleme geçmek hepimizin birbirine ve belki de en çok kendi kendine söylediği, zaman zaman söz verdiği ve çoğu zaman da yeterli görmediği bir mitolojik canavar gibi.

İçimiz şişene kadar bir şeyler yapmalı demekten yapacağımız şeylere zaman bulamıyoruz çoğu zaman.

Kısıtlı zamanda, kısıtlı kaynaklarla, gerçekten doğru olanı seçebilmek zorlu bir uğraşı. Aslında yapamayacaklarımızın çoğunlukta olması daha eyleme geçmeden bizi yoran faktörler arasında oluyor.

Her eylemi bir başka – ve genelde bizim kontrolümüzde olmayan – başka olaylara bağlamak gibi sağlam bir savunma da oluşturabiliriz. Şu kararı veya bu gelişmeyi bekler gibi.

Elimizde olmayan kaynakları bahane edebiliriz, para olsa, zaman olsa, tanıdık olsa gibi.

Her şeyin zamanını bilebilirmişiz gibi genel zaman erteleyiciler kullanabiliriz; bayram geçsin de, okullar açılsın da gibi.

Tüm bunlar bizim aslında kendimizi sabote etme yöntemlerimizdir ve bunlardan klasik reçetelerle kurtulmak kolay değildir. Tek çözümü vardır ve basittir: harekete geçmek.

Ama hangi eylem? Bir atasözü der ki; boş duran kafalara şeytanlar üşüşür. Zihnimizin bizi oyalamasına ve algımızın olayları çarpıtmasına fırsat vermeden hareket etmek zorundayız.

Üniversitenin ilk yıllarında İstiklal Caddesi’ndeki çok katlı Vakko mağazasında staj yapıyordum.

Kocaman mağazanın kocaman kumaş departmanında hiçbir şeyden anlamayan biri olarak o zamanın tecrübeli ve benden yaş olarak epey büyük satış ekibi arasında tam bir çömezdim.

Artistler, ünlü şarkıcılar kumaş alışverişine gelir, bu usta satıcılar onlara saatler süren servisler verirlerdi. Vakko’nun müşterisi olarak her birini yıllardır tanıyor olurlar, kat kat ve top top kumaşlardan envaı türlü çeşitleri sunarlardı.

Kumaş toplarını bir sihirbaz ustalığı ile açarlar,  kumaş ellerinden akarken insanın içinden o renk şelalesine âşık olmak gelirdi.

İpekli,  pamuklu, şal desenli, çiçekli,  allı pullu kumaşlar, hazır giyim öncesi çağda, usta terziler tarafından, şık modellere çevrilecekti.

O şelale gibi akan toplar ‘pat pat pat’ sesleri havada döndürülerek bir balet edası ile açılırdı açılmasına da servis bitip, müşteri saygı sözcükleri eşliğinde kapıya kadar geçirildikten sonra arkada kalan manzara savaş alanına benzerdi. Tezgâhın üzeri renk ve desenlerden oluşan savaşçıların cesetleri ile dolu olurdu.

Açması kadar keyifli olmasa da kumaş toplarını toplamanın da bir ritüeli, bir raconu vardı. Ve elbette çömez olarak iş başa düşerdi.

Günler ilerledikçe ben de yavaş yavaş müşterilerle ilgilenmeye başladım. Acemiliği her halinden belli olan genç adam sıkıştığında ustalardan biri hemen yardıma koşardı.

Müşteri varken zaman su gibi akıp geçerdi. Ama ya kimse yokken…

Öyle zamanlar olurdu ki saatlerce bir Allah’ın kulu departmana uğramazdı. Satıcı olarak kimse yoksa bile oturamazsın,  tezgâha dayanamazsın, muhabbet edemezsin.  Çömezsen zaten şansın yok da, ustalar da kesinlikle bu kurallardan çıkmazdı.

Ne yapacağız peki?

Sessizlik biraz uzadı mı, benim saatim yaklaşırdı. Ustalardan biri babacan tavırla bana doğru yürümeye başladı mı, hemen anlardım. Elini omzuma atar, top top, raf raf sonsuza doğru uzuyor gibi gözüken raflara boğaz manzarası izler gibi bir süre bakardık, sonra beklenen cümle gelirdi:

‘Şimdi şu reyonu en uca al, oradakileri ortaya, ortadakileri sola’.

İndir, topla, taşı, toz al, yerleştir, indir, sar, topla. Bir kişinin en az bir tam günlük işi. İçimden o zaman henüz yapmadığım askerliği erken yapıyormuş olmanın serzenişleri ile işe koyulurdum.

Daha sonra şunu fark ettim. Ne zaman departmanda böyle bir faaliyete başlasak – ki ustalar ve kalfalar da bu faaliyete ucundan da olsa mutlaka katılırdı – reyona müşteri gelirdi. O iş hiçbir zaman tamamlanamazdı. Hatta sonraları öyle bir hal aldı ki, temizleme derleme işinin bitememesi beni rahatsız etmeye başladı.

Ustalardan en ustasına önerdim: ‘Ben biraz daha kalıp şu taşıma işini bitireyim.’

O zaman yine elini omzuma attı ve kumaşların akıp giden manzarasını birlikte izlerken, hayatın en önemli felsefelerinden birini açıkladı:

‘İşi, iş saatinde yapmalısın. Çünkü iş sırasında iş yapmalı, dinlenme zamanı geldiğinde dinlenmelisin. Çalışma zamanında ise çalışmalısın. Müşteri olmadığı zamanlarda bile kendine bir iş yaratmalısın. Sen çalıştıkça, işine odaklandıkça müşteri gelecektir. Önemli olan işinin başında olmak.”

Eylemin bu kadar önemli olduğunu ilk kez o zaman duymuş,  açıkçası çok da önemsememiştim.

Çok uzun yıllar sonra ilk şirketimi kurmak için koşturduğum endişeli ve fazlası ile korku dolu günlerden birinde daha sonra abim gibi göreceğim bir atölye sahibi ile Cumartesilerden bir Cumartesi buluştuk,  bir iş için onun arabasında gidiyoruz. Yılların esnafı olarak endişeli halimi görüp şöyle demişti:

“Hiç merak etme. Allah rızkımıza kefil. Sen şu anda işinin başındasın,  yatağında değilsin, kahvede değilsin, kısmetin neyse gelecektir. ”

İşinin başında olmak sözünün ne kadar önemli olduğunu çoğu zaman kaçırıyoruz. Eylemin ne kadar önemli olduğunu da çoğu zaman es geçiyoruz. Oysa dualarımız, enerjilerimiz, meleklerimiz ve diğer tüm ruhani çabalarımız eylem ile taçlanmadıkça evrende bomboş bir mesaj olarak dolaşıyor. Şişeyi denize atıyoruz ama içine mesaj koymayı, içini doldurmayı unutuyoruz. Mektup gönderiyoruz ama altına imza atmayı, gönderici adresini yazmayı beceremiyoruz.

Ne yaptığımızdan ziyade eylemin arkasındaki niyete odaklanmalı o zaman. Ne yapacağım diye oyalanmak,  planlar yapmak değil, hedefimize bir arpa boyu bile olsa yol aldıracak herhangi bir oluşu hayata geçirmek gerek.

 

 

Futbol Terapi Kitabından