Loading...
Menu

ZİHNİMİN YELDEĞİRMENLERİ

Bugün size çok büyük bir sanat dalından bahsedeceğim. Aslında biraz teknik ve bilim gerektiren bir sanat dalı…  İnsanın yaratıcılıkta en üst noktalara gidebileceği ve yaratımının kitleleri etkileyebileceği bir sanat dalı… Ortaya çıkan her eserin eşsiz doğasını anlamanın bazen yıllar gerektirdiği bir sanat dalı… Evet, eserlerinin paha biçilemez olduğu sanat dalından, yaşama sanatından bahsedeceğim…

Yaşamak, nefes almak ve canlılığı sürdürebilmek açısından bakıldığında çok emek gerektiren bir şey değildir. Hoş, onda da en azından başka hayvanlara veya doğa olaylarına kurban olmamak adı altında bir farkındalık gerektiren bir taraf vardır. Ama işte, iş biraz daha farkındalık boyutuna gelince insan gözlemci olur, en çok da kendini, kendi hayatını gözler olur. Gözlediği kendiliğinden yaşam bulamamış parçalarını bulur. En çok bu acı verir insana sanırım. Kendine ait sandığı benliklerinden ödünç alınmış, iade edilmeyi unutulmuş, bazen de kazara üstüne yapışmış “ben” ler bulur. İnsanoğlu için en acı şey o kadar kalabalığın ortasında bulamadığı “kendi”dir.

Aynı insan, gözledikçe kendi düşüncelerini görür. Bilgiyi arttıran, kendini işleyen her insan önce her duygu ve düşüncesini hem bedensel, hem ruhsal daha da hissetmeye başlar. Hissettikçe aslında bazen yaşamın kendi olgusundan daha çok kendi düşüncelerinde yaşadığını bulur. Bir olay veya olasılık karşısında binlerce olumsuz düşünce ve senaryo yaşayan insan, daha düşüncelerinde o kadar yorulmuş ve boğulmuştur ki yaşamda adım atamaz hale gelir. Gözleyen insan, yaşamaktan daha çok düşündüğünü, yapamadığı şeylere, gerçekleştiremediği şeylere düşünmek için yaşamaktan daha çok zaman ayırdığını görür. Ve işte o zaman asıl mücadele başlar. Çünkü insanın gerçekte nefes alırken, maddeye dokunarak yaşadığı benliği ile gerçekte kurduğu dünyasındaki boşlukları, yaşanmamışlıkları ve hayallerinde sıkıştırdığı, düşünürken olasılıklar ve ihtimaller içinde hep zaman var diyerek ertelediği geleceği, eksilenlerden dolayı sürekli olarak televizyon, sosyal medya gibi yerlerden eksilenlere çalıp yapıştırdığı çalıntı hazları fark eder. İşte o zaman yaşamak bir tercih olmaya başlar. Ya gerçeklerle yüzleşip gerçekten yaşamak için yola çıkacaktır, ya da uyanmaya çalıştığı rüya dünyasına geri dönecektir. Yaşamayı tercih eden insan işte sanatçı olma yolundaki ilk adımını atar. Bütün yaşamını birçok duygudan geçerek şekillendirmek zorundadır. Beyninin ve bedeninin biyolojik doğasını, nörojenik program yazışlarını keşfetmek ve tüm benlik donanımını kendini yeniden gerçekleştirmek üzere inşa etmek zorundadır. Ve bu bilimsel değişimleri bir sanatçı edası ile yapmak zorundadır.

 

Farkındalık yolu kolay gözükür, tıpkı yaşamak gibi. Ama farkında olan insan artık çocuksu yaşama dokunmayan duygularla ve zaman boşlukları ile kendini artık kandıramaz, çalıntı duygularla kendini oyalayamaz. Gerçeğe, özellikle kendi gerçeğine ihtiyaç duyar. O yüzden farkında olan insan yolda büyür, büyüyerek beynini, ruhunu ve bedenini işler. Yaşamaktan korkan, adım atmaktan korkan insan zihnindeki hayaletler ile savaşır... Ama insanı güçlü kılan şey, gerçeklerle yüzleşmektir. Don kişot gibi yel değirmenleri ile savaşır gibi zihniyle savaşan insan yaşamda sıkışır... Ve yel değirmenleri gibi zihnindeki senaryoları hiç yenemeyeceği için hep güçsüz, hep mutsuz ve biraz da eksik kalır.

Sanatçı eserini üretemediği zaman acı çeker, doğum sancısı çeker… Ne zaman eserini yaratır ve paylaşır, o zaman özgürleşir. İşte yaşamakta öyle bir şeydir. Zihnin hayaletlerinden kurtulup gerçeğe adım atıp iyisi ve kötüsüyle nefes almaya başladığı zaman yaşamaya başlar insan. Gerçekten “İnsan” olmaya başlar insan… Ve işte o zaman yaşamanın sanatında, yaşamda yeniden anlam bulmaya başlar… Ve her sanatçıda olduğu gibi, yaşam adlı eseri ile yeniden doğar. Ve işte o zaman bir şeyler başlar… Hayat gibi…