Loading...
Menu

MUTLULUK HIRSIZLARI

Kimsenin kimseden bu kadar mutluluk çalmaya hakkı var mı, acaba? Evet, hepimizin yaşam enerjisi azalıyor, korkuyoruz, tükeniyoruz. Bazen çıkış yolu bulamayıp birbirimizden medet umuyoruz. Bazen de eksilen bizi o kadar korkutuyor ki bu durum, birbirimizden çalıyoruz.  Bunu yaptığımızda yaşamın kıyısından dönüp tekrar nefes almış gibi belki hissediyoruz, ama çok sürmüyor. Belki dakikalar, belki birkaç saat. Neden mi? Çünkü bunu çoğaltmak yerine birbirimizden çaldığımızda birbirimizi eksiltiyoruz. Yaşamı eksiltiyoruz, anı kurtarıyoruz

Herkeste bir kaygı var, depresyon, tükenmişlik giderek yükseliyor. Belki de şimdi o sistemler çöküyor. Yanlış olan her şey artık varlığını sürdüremiyor. Kapitalist sistemin hiç düşünmeden kurduğu para tuzakları, sosyal medyalar çöküyor, yanlış ilişkiler çöküyor. Bugüne kadar denge ve tek çıkış yolu sandığımız şeyler artık bizim için çıkış yolu olmaktan çıkıyor. Ve biz kendimizi kaybolmuş hissediyoruz. Bu çöküş kurumlar düzeyinde de, bireysel düzeyde de böyle. Kurumlar bir bir konkordato ilan ediyorlar. Bilinen eski, büyük kurumların artık eski güçlerinde olmadığını görüyoruz. Maalesef kurunun yanında yaş yanıyor. Bildiğimiz dünyanın çöküşü, artık bizi besleyecek bir yerinin kalmayışı acı veriyor. Bazen acımasızca geliyor. Bu kadar emek, geçmiş, yaşanmışlık, umutlar yatırılmış yerlerin, kişilerin, hayallerin yıkılıyor olması acı veriyor.  Ama belki de olması gereken budur. Yeni bir şeye başlamak için eskinin elimizde un ufak olduğunu görmemiz lazım. Eğer eski bize hala nefes olasılığı verseydi, onu yıkıp yeni bir şey arayışına girebilir miydik? Şimdi bildiğimiz her şey, eskiye dair ben dediğimiz, alıştığımız her davranış geçersiz. Bu bizi çok çaresiz ve güçsüz hissettirtiyor.

 Peki, bu günlere nasıl geldik? Mutluluk, hep keyifle karışan bir kelime. Biz bugüne kadar elde ettiklerimizi mutluluk sandık, ama “ keyfi” yaşadık. Mutluluk, çok başka bir şey oysa. Daha derinden gelen temellere kök salmış bir şey. Keyif ise anı kurtaran, küçük haz anları. Birine bir malı pahalı sattığımızda keyiftir, sürekliliğini düşünmeyiz. Birine öfkeyle bağırdığımızda sadece öfkemizi boşaltacak bir yer bulduğumuz için keyifliyizdir. Hak edip etmediğini düşünmeyiz. O boşaltımla kırılan ilişkileri, donuklaşan güzellikleri fark etmeyiz. Giden canlılığı, o kadar keyifliyizdir ki fark etmeyiz. Tıpkı dünyaya yaptığımız gibi. Yıllar önceden küresel ısınma ile ilgili sıkıntılar aşikardı, ama biz onun etkileri bizi gerçekten etkileyip artık 24 saat içinde değişken hava koşulları gelmeden, her zaman yüzdüğümüz denizde bize zarar veren okyanus canlıları ile karşılaşmadan, hiç görmediğimiz kasırga ihtimallerini konuşmadan nereye gittiğimizi ve ne yarattığımızı hiç anlamadık. Yaşarken o kadar keyifliydik ki dünyanın bize kasırgalar, buzullarla dönecek kadar acı çektiğini hiç fark etmedik. Dünya gözümüze o kadar güçlü gözüktü incinme payını hiç hesaplamadık. Ülkeler, topluluklar, bazen kadınlar bazen erkekler…  Bize hep güçlü gözüktüler, incinme paylarını hiç hesaba katmadık. Hiç birey olmayı bilmemiş toplum birey olmayı öğrenirken bütünü hesaba katmayı unuttu. Ve bütün giderek parçalandı, zayıfladı Sonra giderek eksildik, donuklaşan birbirimize bağlı olduğumuz köklerle birbirimize akacak yaşam enerjisini eksilttik.

 Şimdi nereye geldiğimizi fark etme zamanı. Herkes bir şeylerin değişmesi gerektiğini söylüyor, ama hiç kimse bunun için çabalamıyor.  Hala mutluluk arayıp, giderek artan depresyonu izleyip şikayet edip keyfe tutunuyor. Keyif yani sonucunu ve uzun vade bedellerini düşünmeden tercih edilen haz anlarına… Belki mutluluğu tanımamaktan, belki hazdan vazgeçememekten, belki büyük resmi görememekten.  Kim bilir, ama bir şekilde keyfi tercih ediyor. Belki diyeceksiniz ki ne fark eder, sonuçta kısa veya uzun da olsa biraz mutlu oluyoruz. Oysa demiştim, mutluluk keyiften çok farklı bir şey.  Neyi aradığımızı bilmiyorsak, gördüğümüz her şeyi ya da o isimle bize sunulan her şeyi mutluluk diye almamız çok olası bir şey. İşte bu dönemde ya mutluluk arayışında olanlar, bizim mutluluğumuzu çalmaya çalışıyor kendilerine mutluluk almak için ya da mutluluk satmaya çalışıyor yine bir şekilde güçlü hissediyor. Ne olması gerektiğine dair fikri yok. Bir şeyleri onarmak, iyileştirmek için değil, sadece hayatta kalmak için bir şeyler yapıyoruz. Belki de tam tersi daha da sert tutunmaya çalışıyoruz, eski bildiğimiz sisteme kaygıyla, parasızlık korkusu ile asılıyoruz. Kapitalist sistem mutluluk vaadi ile çikolatalar, sanal oyunlar satıyor. Bir yere gitmeyin, aradığınız şey ben de der gibi.  Ayakta kalmak için mutluluk verme olasılığı olan şeylere biz de asılıyoruz, ya da mutluluğu satın almaya çalışıyoruz. 

Tüm bu içindeki her şeyle debelenen, kendini yok eden girdaptan kurtuluş için belki tek yol birlikten geçiyor. Gerçekten birlik zamanı. Birlik derken bir arada duran bizleri eksilten, sömürerek hayatta kalan, birbirimiz üstüne basarak nefes alan değil, bizi besleyen , büyüten, birlikte güçlü kılan yaşam kurmak gerekiyor. Belki ilk hedefimiz dışarıdaki tehlikelere karşı birlikte daha güçlü olacağımıza inandığımızdan güvenlik için bir arada olmaktı. İnsanın bencil ve yok eden doğası birbirine yöneldiğinden beri herkes güvenlik için çemberin dışına çıkmaya çalışıyor. Tek çaremiz var, değişmek! Üreten, çoğaltan, birbirimizi besleyen, yeniden gerçek! bir birliktelik yaratmak… Kriz döneminde Yunanistan’da bir adaya  gittiğimde herkes krize rağmen güler yüzlü idi. Küçük bir bakkal vardı ve “O küçük esnaf, ona yardımcı olun!” diye tabela konmuştu. İlginç olan tabela esnafın kendisine ait değildi. İçlerindeki zayıf noktaları yok etmek yerine, korumak ve güçlendirmek üzerine diğerlerinin koyduğu bir tabela idi. (Bahsettiğim tabii ada kısmı, ada halkı belki de etrafı sularla çevrili olduğu için hep bir başkadır. Kapitalist sistemden feyzini henüz yeterince almamıştır. Eski mahalle havasındadır. Belki ada olduğu için birbirine duyulan ihtiyacı bizden biraz daha iyi bilir. Bireylerin olduğu gibi özellikleri ile var olmasına izin verilir. Dışlamazlar, orta yolu bulurlar). Dünyadaki tüm ülkeler sırayla krizin içine giriyor, insanın kendi ile kurduğu doğayı ve insanı korumayan sistemler bir bir yıkılıyor. Şimdi sıra bize geldi.  Sınavımızı verirken, hayatta kalmak için çabalarken daha yıkıcı mı olacağız? Yoksa geçmişten getirdiğimiz hataları mı onaracağız? Sanırım bu sorunun yanıtı bizim geleceğimizi belirleyecek…