Loading...
Menu

KADER ANI


Neydi o an? Hani hayatınızda bir karmaşa yaşarsınız ya neyin doğru olduğunu artık bilemezsiniz. Oysa ondan bir süre öncesine kadar her şey ne kadar güzel gidiyordur. Sorgulamadan sanki kendinizi ve ideal yaşamınızı bulmuş ve ömrünüzün sonuna dek sürdürecek gibi yaşıyorsunuzdur. Sonra bir şey olur ve sanki her şey o zaman karesinde donar. Bir sonraki kare hiç gelmez. Sanki film şeridi kopmuş gibidir. Bedeniniz eski filmi sürdürse bile bir türlü duygularınız sizinle gelmez. Sanki içinizdeki bir yabancı gibi uzaktan uzak tan gözler, hatta kimi zaman homurdanır.  Duymazdan gelmeye çalışırız, o eskiye tutunmaya çalışırız, bir şey yokmuş gibi yaparsak sanki bir şey olmayacak ve kötü bir rüyadan uyanacağımızı zannederiz.

Kolay değildir, insanın o mutlu hissettiği, umutları olan benliğine veda edip yeniden mutluluk araması. O yüzden sanki kollarımızda can çekişen beni canlandırmaya çalışırız. Bir yanımız ölümün acısı gibi vedanın ağırlığında acı hissederken, diğer yanımız bu gerçeği kabullenmez ve tüm gücü ile yeniden canlandırmak için vazgeçmeyen, mücadele eden taraf haline gelir. Hep filmlerde izlerken gördüğüm sahnelerde sorarım. Bir kişi için öldü derler, kahraman hayır der, inanmak istemez ve mücadele eder ve bir anda öldü denen kişi dirilir. Ya da düşman saldırıyordur, elinde 3-5 kurşunu kalmış olan kahraman öleceğini hisseder, kabullenir sonra bir anda ayağa kalkar ve savaşmaya başlar ve yener. İşte o anlar hep düşünürüm, öldü dendiğinde ne zaman kabullenmeli, ne zaman o umutla tutunmalı? Ya da savaşan kahraman saklanırsa mı kurtulur yoksa tam tersi içindeki gücü hissedip saldırırsa mı? Umut mudur güç veren? İnanç mı? Yoksa tam tersi şans mı sadece? İşte o karar anları kaderin değişeceği yer midir? Yoksa kader zaten ne yaparsak yapalım başından belli midir? Sanırım bu soruların yanıtını bilseydik hayatımızı yönetmek çok daha kolay olurdu.

İşte eskiyi sürdüremediğimiz ve bir şeylerin tıkandığı anlara geldiğimizde her şey sanki donar ve kalır. Ya mücadele etmeyi ya kabullenip vazgeçmeyi seçeceğimiz bir kader anı gelir önümüze. İşin en garibi hangisinin kolay olacağına dair bir bilgimiz yoktur. Belki mücadele etmek o an için oldukça sancılı gözükebilir, ama bizi daha mutsuz edecek bir şeyi kabullenmek de uzun vadede daha az sancılı olmayacaktır. Aslında bizi mücadele etmekten alıkoyan iki duygu vardır. Bir gerçekten ne istediğimizi bilmiyor olmak. Mücadele edip zamanımızı vereceğimiz, emeğimizi harcayacağımız şeyin geleceğimizde hala sürmesini, var olmasını isteyip istemediğimizden yeterince emin olamamak burada adım atmamızı oldukça sıkıntılı hale getirir. Bazen hayat içerisinde değişim zamanları gelir, parça parça değişiriz. İşte o anlarda değişen küçük parçalar bir süre sonra vazgeçmek istemediğimiz veya hiç sorgulamadığımız, iyi olarak kabul ettiğimiz parçalarımızla çatışır. İşte o zaman iki benliğin uyumsuzluğu kafamızı karıştırır, ikisini de istiyoruzdur ama yeni de yenidir. Ve söz hakkını bazen eskiden daha çok alır. İşe o durumlarda iki benliğin ortaya çıkardığı hayat tarzlarının uzlaşmasını sağlamak gerekir, uzlaşma sağlanırsa geleceğimize o parçayı ekleriz. Bazen ise,  yaptığımız şeyin bulunduğu dış dünyanın ve iç dünyamızın zaman değişimleri ile çeşitli şekilde evrilmesi gereken kendi döngüleri vardır. İşte devam dersek ona daha çok bağlanmamızı önleyen döngülerden birini aşmamız gerekir. Yani öğrenciliğin konforundan yeni iş hayatına atılmış bir kişinin işe giderken ayak diretmesi, mutsuz olması, sıkılması gibi demotive edici duygulardan geçerken duygularına rağmen hareketini sürdürmeye çalışmasıdır. Bazen ise benliğimiz o olgunun verebileceği deneyimleri, hazları yaşamıştır, ya onu artık başkalarına aktaracağı kadar sağladığı doyum noktasında olduğundan ustalık noktasına geçecektir ya da kendini besleyecek yeni deneyimler arayacaktır. Bazen ise dış dünyanın resmi bize öyle bastırır ki ayağa kalkıp hala kendimiz için bir yer açmaya çalışmak çok zorlar ve kabullenmek, sessizliğe gömülmek ve akıntıya kendini düşünmeden, sorgulamadan bırakmak en kolay olan olacaktır.

İşte bir insanın hayatında o karar anlarında çok benzer gözükse de her zaman farklı nedenler ortaya çıkacak, ama hepsi aynı soruyu soracaktır: “Ne istiyorsun?”

Doğrusu olmayan bir hayatta doğruyu bilmek çok zor, ancak her türlü gürültüye rağmen kendi iç sesimizi gerçekten duymayı başarırsak dışarıda ne gözüktüğü veya ne olduğu önemli olmayacaktır. Sadece ve sadece “ne istiyorsun?” sorusunun cevabı bize adım attırtacaktır. Ve gerçek güç ve umut burada saklıdır. Yanlış karar verirsek bile, içimizde bir şey sesini duyduğumuz sürece bizi rahat bırakmayacaktır, belki bir süre dinlensek bile bambaşka bir yola gitsek bile sonra yine bizim canlı hissettiğimiz yola geri dönmek kaçınılmaz olacaktır. O yüzden kendi sesinizi duymaktan ve ne istiyorum diye sormaktan sakın korkmayın, sevgiyle