Loading...
Menu

HASTALIKLAR VE AİLE DİZİMİ

                

 

Hekim hastasını değerlendirirken tanıya varmak ve tedaviyi planlamak için bazı sorular sorar. Bunların tamamı “anamnez” olarak tanımlanır. Anamnezde; hastanın yakınmaları, öyküsü (yakınmalar ne zaman, nasıl başladı, nasıl gelişti), özgeçmişi (daha önce geçirilen hastalıklar) ve soygeçmişi (ailedeki diğer kişilerdeki hastalıklar) sorgulanır. Soygeçmişi sorgulamanın nedeni bazı hastalıkların ailesel geçişli olduğunun düşünülmesi/kabul edilmesidir. Bu hastalıklar gerçekten genetik geçişli midir, kalıtsal mıdır?

Kalıtım mı çevre mi?

Darwin 1859 yılında yayımlanmış “Türlerin Kökeni” adlı kitabında, kişisel özelliklerin kalıtım yoluyla ebeveynlerden çocuklara geçtiğini söylüyor, bir bireyin hayatının niteliğinin ebeveynlerden çocuklara aktarılan “kalıtsal faktörler” tarafından kontrol edildiğini öne sürüyordu.

Watson ve Crick genleri oluştuan DNA çift sarmalının yapısını ve işlevini açıkladıktan sonra DNA’nın biyolojik yaşamı yönettiği mekanizma moleküler biyolojinin temel dogmalarından biri haline gelmişti.

İnsan hayatında kalıtımın mı yoksa çevrenin mi daha etkili olduğu konusunda yapılan uzun tartışmalarda kalıtımın etkili olduğu cevabı daha çok kabul görüyordu. İlk başta DNA’nın sadece fiziksel görünüşümüz ve özelliklerimiz üzerinde etkili olduğu düşünülüyordu. Daha sonra ise duygularımızı ve davranışlarımızı da yönettiğine inanmaya başladık. Kısaca eğer kusurlu bir mutluluk geniyle doğduysanız mutsuz bir yaşam sizi bekliyordu.

Ancak daha sonra genlerin kendi kendine ortaya çıkabilme gibi bir özellikleri olmadığı, genlerin hareketinin çevresel bir etmen tarafından harekete geçirilmesi gerektiği tartışılır olmuştu.

Çevreye yeteri kadar önem verilmemesi, genlerin biyolojimizi kontrol ettiğini söyleyen “genetik determinizm inancı” şeklinde karşımıza çıkıyor ve  kalıtıma gereğinden fazla önem verilmesine yol açıyor. Genlerin yaşamımızı kontrol ettiğine inandığımızda biz daha cenin halindeyken belirlenmiş olan genlerimiz üzerinde hiçbir söz hakkımız olmadığını biliriz ve bu bizim kendimizi kalıtım kurbanı olarak düşünmemize iyi bir mazeret sunar.

Genetik çağının başlangıcından beri genlerimizin hizmetinde olduğumuzu kabul etmek üzere programlandık. Şu an dünyada sürekli beklemedikleri bir anda genlerinin onlara düşman olacağı korkusuyla yaşayan birçok insan var. Annelerinin, kardeşlerinin, teyzelerinin ya da amcalarının hayatlarında olduğu gibi kendi hayatlarında da bir gün kanserin, kalp hastalığının beklenmedik bir şekilde ortaya çıkmasını bekliyorlar. Diğer milyonlarca insan da bozulan sağlıklarının zihinsel, fiziksel, duygusal ve ruhsal sebeplerin bir araya gelmesine bağlı olarak değil de vücutlarındaki biyokimyasal mekanizmalardaki yetersizliklerden dolayı oluştuğuna inanıyorlar.

Bazı hastalıklar hiç şüphesiz bozuk bir gen yüzünden ortaya çıkıyorlar. Ancak sadece genler yüzünden oluşan hastalıklar nüfusun yüzde ikisinden çok daha azını etkiliyor. Bu dünyadaki insanların büyük çoğunluğu mutlu ve sağlıklı bir yaşam sürdürmelerini sağlayacak genlerle doğuyorlar. Günümüzün felaketleri olarak görülen şeker, kalp hastalıkları ve kanser mutlu ve sağlıklı bir yaşam evresini kısaltmaktadır. Ancak bu hastalıklar tek bir gen yüzünden oluşan hastalıklardan olmayıp birçok gen ve çevresel faktör arasındaki karmaşık etkileşimler sonucu oluşmuşlardır.

Belirli genler organizmanın davranışları ve özellikleri ile ilişkilidirler. Ne var ki bir şey onları tetiklemedikçe harekete geçmezler. Genleri ne harekete geçirir?

Yaygın  bir şekilde kabul gören ve sık sık da gündeme gelen genlerin biyolojimizi “kontrol ettiği” fikrine nasıl kapıldık? “Türlerin Kökeni’nde” Darwin “kalıtsal” faktörlerin bir nesilden diğerine aktarıldığını ve gelecek neslin özelliklerini kontrol ettiğini öne sürmüştü. Darwin’in etkisi o kadar büyüktü ki bilim insanları ileriyi görmeksizin, yaşamı kontrol ettiğini düşündükleri kalıtsal maddeleri belirlemek üzerinde yoğunlaştılar.

1910 yılında, yoğun mikroskobik analizler nesilden nesile aktarılan kalıtsal bilginin, hücre iki “yavru” hücreye bölünmeden önce görünür hale gelen iplik benzeri yapılar olan kromozomlar tarafından muhafaza edildiğini ortaya çıkardı. Kromozomlar yavru hücrenin en büyük organeli olan çekirdekle birleşirler. Bilim insanları çekirdeği ayırdıklarında, kromozomları parçalarına ayırdılar ve kalıtsal maddelerin temel olarak iki tür molekülden oluştuğunu buldular. Protein ve DNA. Bir şekilde yaşamın protein mekanizması, bu kromozom moleküllerinin yapısı ve işlevi içine karışmıştı. Kromozomun işlevleri ile ilgili anlayış 1944 yılında bilim insanlarının kalıtsal bilgiyi aslında DNA’nın muhafaza ettiğini öğrenmeleri ile daha açık bir hale geldi. Özellikleri aktarmak için DNA’dan  başka bir şeye ihtiyacımız olmadığı öğrenildiğinde, DNA molekülü bilimsel anlamda çok önemli bir hale geldi. Sonrasında sıra bu kıymetli molekülün Watson ve Crick tarafından çözülmesine gelmişti. DNA’nın kendi kendini kopyalama sürecini kontrol ettiği ve aynı zamanda vücuttaki proteinlerin üretimi için taslak oluşturduğu “önerisi” Francis Crick’in biyolojinin temel dogmasını, DNA’nın hakimiyetine olan inancı yaratmasına neden oldu.

DNA’nın önemi anlaşıldıktan sonra 1980’lerin sonunda insanlarda bulunan tüm genlerin bir kataloğunu hazırlamak üzere küresel ve bilimsel bir çalışma olan “İnsan Genom Projesi” başlatıldı. Gelenekçi yaklaşımda bilim insanları, vücuttaki 100.000 farklı protein için 100.000, protein şifreleyen genlerin aktivitelerini düzenleyen 20.000 genle beraber, insan genomunun 23 çift kromozoma yerleştirilmiş en az 120.000 genden oluştuğu sonucuna varmıştı. Ancak bu projede, tüm insan genomunun 25.000 genden oluştuğu şeklinde şaşırtıcı bir sonuç elde edilmiştir. Bir gen-bir protein anlayışı genetik determinizmin temel özelliğiydi. İnsan genom projesi bir gen bir protein anlayışını yıktı, yaşamın nasıl yürüdüğüne dair teoriler de yok oldu.

 

Epigenetik

İnsan Genom Projesi henüz gündemde iken bir grup bilim insanı biyolojide “Epigenetik” adı verilen yeni, devrim yaratacak bir alanda çalışmalara başlıyorlardı.

Kelime anlamı olarak “genetiğin ötesinde kontrol” anlamına gelen Epigenetik Bilimi yaşamın nasıl kontrol edildiğine dair inançlarımızı çok değiştirmiştir.

Epigenetik; yani çevrenin genlerin hareketini yönetmesini sağlayan moleküler mekanizmaları inceleyen alan, bugün bilimsel araştırmaların en hareketli alanlarından biridir.

Son yıllarda Epigenetik araştırmalar genler tarafından aktarılan DNA taslaklarının doğumda somut bir şekilde mevcut olmadığını ortaya çıkarmaktadır. Genler kaderimiz değil. Beslenme, stres ve duyguları da içine alan çevresel etkiler temel taslaklarını değiştirmeden bu genleri değişikliğe uğratabilir ve bu değişiklikler tıpkı DNA taslaklarında olduğu gibi çift sarmal yoluyla gelecek nesillere aktarılır.

Vücudumuzdaki hücrelerin işlevleri protein donanımlarının hareketlerine göre belirlenir. Protein gruplarının gösterdiği hareketlenmeler yaşamı mümkün kılan fizyolojik işlevlerin oluşmasını sağlar. Proteinler fiziksel yapı bloklarını oluşturdukları sırada hareketlenmeyi tetiklemek için tamamlayıcı çevresel sinyallere ihtiyaç duyulur. Hücre zarı çevresel sinyaller ve davranışları üreten sitoplazmik proteinler arasındaki ara birimi oluşturur. Hücre zarı gelen uyarıyı alır ve o uyarıya uygun, yaşamın devamını sağlayacak olan hücresel tepkiyi hazırlar. Hücre zarı hücrenin “beyni” gibi çalışır. Entegral hücre zarı alıcı ve etkileyici proteinleri, hücresel beynin “akıl” mekanizmasının temel fiziksel alt birimleridir. İşlevsel bir tanımlama yapılacak olursa, bu protein kompleksleri, çevresel uyarının alınmasını sağlayan ve tepki oluşturan protein yollarını bağlayan “algı anahtarları” olarak da adlandırılabilir. Hücreler genellikle kendi dünyaları içinde gerçekleşen şeylerle ilgili algıların çok temel çeşitlerine tepki verirler. Böyle algılar ya potasyum, kalsiyum, oksijen, glikoz, histamin, östrojen, toksinler ışık ya da o anki çevre koşullarında var olan başka birkaç uyarıyı içine alır. Zardaki her biri doğrudan tek bir çevresel sinyali okuyabilen binlerce dönüşlü algı anahtarının eş zamanlı etkileşimleri birleşerek yaşayan bir hücrenin karmaşık davranışını meydana getirirler.

Hücreler bir topluluk kurarak bir araya geldikleri zaman ortak bir davranış göstermelidirler. Bir toplulukta, her bir hücre bağımsız bir etken olarak hareket edemez ve her istediğini yapamaz. Çok hücreli bir organizasyonun hayatta kalabilmesi için gerekli olan karmaşık davranış kontrolleri merkezi, bilgi işlem sistemi (yani beyin) içinde yer alır. Sonuç olarak, bir hücreler topluluğunda her bir hücre farkındalık otoritesi olan beynin güvenilir kararlarının yönetimini kabul etmelidir. Beyin vücuttaki hücrelerin davranışlarını yönetir. Bu çok önemli bir nokta çünkü başımıza gelen sağlık sorunları ile ilgili hep organlarımızdaki ve dokularımızdaki hücreleri suçlarız.

Beyin tüm topluluğun düzenleyici sinyallerinin yapısına ayak uydurmasını sağlayan bir özelleştirme geliştirmiştir. Limbik sistem ise kimyasal iletişim sinyallerini topluluktaki tüm hücreler tarafından hissedilebilen duyulara dönüştürebilme özelliğine sahip benzersiz bir mekanizma oluşturmuştur. Bilinçli zihnimiz bu sinyalleri duygular olarak algılar. Bilinçli zihin vücuttaki “zihni” oluşturan hücresel düzenleyici sinyalleri okumakla kalmaz aynı zamanda sinir sistemi tarafından kontrollü bir şekilde salgılanan düzenleyici sinyallerle görülebilen duyguları açığa çıkarır.

Beyin dönüştürücü bir aygıttır; çevresel sinyalleri okur, yorumlar ve hücrelerin genetik ifadesini kontrol eden beden kimyasını düzenler. Beyin dış dünyadan aldığı sinyalleri tehdit edici olarak algılarsa , sevgi olarak algılamasından daha farklı kimyasallar üretir. Zihin tarafından yapılan yorum kritiktir çünkü beyin çevresel uyaranları okur ancak ne anlama geldikleri ile ilgili hiç fikri yoktur. Zihin çevresel uyarıları öğrenme deneyimlerine göre anlamlandırır. Çocuk olarak her hangi bir uyaranı tehdit edici olarak öğrendiğimizde o uyaran alanımıza her geldiğinde zihnin algısı beyinin, koruyucu cevap oluşturmak amacıyla, hücre davranışını ve gen aktivitesini düzenleyen nörokimyasallar salgılamasını uyarır.

Çevreden gelen bilgi genlerin ifadesinin şekillenmesinde çok önemlidir.

Candace Pert, insan beyni üzerinde ve sinir hücrelerinin zarlarındaki bilgi işlem alıcıları üzerinde yaptığı çalışmaları “Molecules of Emotion (Duyguların Molekülleri)” adlı kitapta anlatmıştır. Pert güzel ve yalın deneylerle “zihnin” başın içindeki odak noktası olmadığını göstermektedir. Aksine zihin sinyal molekülleri sayesinde tüm vücuda dağıtılmaktadır. Aynı şekilde önemli olan bir nokta da yaptığı çalışmanın duyguların sadece çevredeki bilgilere tepki yoluyla oluşmadığını vurgulamasıdır. Ne yaptığını bildiği için zihin “duygu molekülleri” yaratırken beyinden faydalanabilir ve sistemi geçersiz kılabilir. Bilincin düzgün bir şekilde kullanılması hastalıklı bir vücuda sağlık getirirken, duyguların uygun olmayan ve bilinçsiz bir şekilde yönetimi sağlıklı bir vücudu çok kolay bir şekilde hastalıklı hale getirebilir.

İnsanlar ve bir grup üst memeli hayvanlar beyinde prefrontal korteks adı verilen, düşünme planlama ve karar verme ile uğraşan özel bir bölge geliştirmişlerdir. Ön beyindeki bu kısım açıkça “kendini bilen zihin” işlemlerinin merkezini oluşturur.

Kendini bilen zihin kendi kendine düşünebilen, davranışlarımızı ve duygularımızı gözlemleyen yeni geliştirilmiş bir “duyu organıdır”. Kendini bilen zihin aynı zamanda uzun dönem hafıza bankasında saklanan çoğu bilgiye ulaşabilir. Bu yaşam tarihimizin sanki geleceğimizi kendimiz planlıyormuşuz gibi düşünülmesini sağlayan çok önemli bir özelliğidir.

Kendi kendine düşünebilme yeteneğine sahip, kendini bilen zihin çok güçlüdür. Dahil olduğumuz herhangi bir programlanan davranışı gözlemleyebilir, değerlendirebilir ve bilinçli bir şekilde programı değiştirmeye karar verebilir. Çoğu çevresel sinyale nasıl tepki vereceğimizi ya da tepki verip vermeyeceğimizi kendimiz seçeriz. Bilinçli zihnin, bilinçaltının önceden programlanmış davranışlarını geçersiz kılan kapasitesi özgür iradenin temellerini oluşturur. Ancak bu özel yeteneğimizin ortaya çıkardığı bir sorun var. Aslında neredeyse tüm organizmalar yaşamdan gelen uyarıları ilk elden tecrübe etmek zorundayken, insan beyninin algıları “öğrenebilme” yeteneği o kadar gelişmiştir ki algıları öğretmenlerden dolaylı yollarla ediniriz. Diğerlerinin algılarını “doğrular”  olarak kabul ettiğimizde bu algılar beynimizde kalıcı bağlantılara dönüşürler ve bizim doğrularımız haline gelirler. İşte sorun da tam burada ortaya çıkıyor. Ya öğretmenlerimizin algıları tam olarak doğru değilse? Böyle durumlarda beyinlerimiz yanlış algılarla yüklenmiş oluyor. Bilinçaltımız tam anlamıyla bir etki-tepki tekrarçalma aracıdır. “Makinenin” bu kısmında uğraştığımız programların uzun vadede sonuçları üzerine düşünecek bir “ruh” yoktur. Bilinçaltı sadece “şimdi” de yaşıyor. Sonuç olarak, bilinçaltımızdaki programlanmış yanlış algılar denetlenmiyor ve bizi her zamanki gibi uygun olmayan sınırlandırıcı davranışlara sürüklüyor.

Çevresel uyarılara verdiğimiz tepkiler elbette algılarımız tarafından kontrol ediliyor ancak öğrenilmiş algılarımızın hepsi tam olarak doğru değil. Algı biyolojiyi kontrol ediyor ama bu algılar doğru da olabilir yanlış da olabilir. Bu nedenle bu yönetici algıları inançlar olarak adlandırmak daha doğrudur. İnançlar biyolojimizi kontrol ediyor.

İnancın sağlığa/hastalığa etkisini gösteren bir başka etmen  de “plasebolar” dır. Plasebo yalancı ilaç demektir. Hastaya ilaç olduğu söylenen ama hiç aktif madde içermeyen örneğin şeker tableti gibi maddeler verildiğinde, ilaç kullanıyor olduklarına inandıklarında iyileştikleri gözlenmiştir. Tıp bu durumu “plasebo (yalancı ilaç) etkisi” olarak adlandırır. Bunu aynı zamanda algı etkisi veya inanç etkisi olarak adlandırmak da yerinde olur.

Her şey zihinde biter sloganını benimseyen plasebo etkisi geleneksel tıp tarafından daha çok önemsenmeli ve tıp fakültelerinde üzerinde daha çok durulmalıdır. Tıp eğitiminin içsel kaynaklarımızın gücünü tanıyacak doktorlar yetiştirmesi gereklidir. Beden ve onu oluşturan kısımların temelde akıllı olmadığı ve sağlığımızı koruyabilmek için dışarıdan müdahale gerektiğine dair inançlar bir kenara bırakılmalıdır. Beyaz önlük giyen hekimler kesin bir tedaviye başladığında, hastalar tedavinin işe yarayacağına inanabilirler ve ondan sonra kullanılan ilacın gerçek mi yoksa sadece bir şeker mi olduğu sonucu değiştirmez. Tıp mesleği ile ilgilenen çoğu kişi plasebo etkisinin ne olduğunu bilse de çok azı kendi kendini iyileştirebilme hakkındaki önemi üzerinde düşünmüştür.

Eğer pozitif düşünce hastalıkları iyileştirebiliyorsa, negatif düşüncenin hayatımıza ne gibi etkileri olur? Zihin pozitif düşüncelerle sağlığını iyileştirir ve bu durum plasebo etkisi olarak adlandırılır. Tersi bir durumda, yani zihin negatif düşüncelerle meşgul olduğunda bu sağlığımıza zarar verir. Bu durum ise “nosebo”  etkisi olarak adlandırılır. Tıpta nosebo etkisi en az plasebo etkisi kadar güçlü olabilir. Kullandıkları cümleler ya da gösterdikleri davranışlarla doktorlar her an hastaların umutlarını yok eden mesajlar gönderebilirler. Örneğin kanser hastalarına kalan yaşam süreleri ile ilgili verilen bilgi.

Pozitif ve negatif inançlarımız sadece sağlığımızı etkilemekle kalmaz, hayatımızın her yönünü etkilerler.

İnançlarımız bir kameradaki filtreler gibi çalışırlar ve dünyayı görüşümüz bu filtrelere göre değişir. Biyolojimiz inançlarımıza uyum sağlar. Güçlü olan inançlarımızın gerçekten farkına vardığımızda özgürlüğün anahtarını ele geçiririz. Genetik planlarımızı kolayca değiştiremesek de zihinlerimizi değiştirebiliriz.

 

Psikonöroimmünoloji

Zihinle beden arasındaki bağlantılar, bilimsel tıp bunu unutmuş olsa bile, antik çağdan beri bilinmektedir. Ancak bu bağlantıları tam olarak incelemeye ve daha derinlemesine araştırmaya yeniden başlandı.

Psikosomatik kavramı, psikanalizin etkisiyle ortaya çıktı ancak 1975-1980’lere kadar bu alanda gerçek bir ilerleme yoktu. 1980’lerde “psikonöroimmünoloji” adı verilen yeni bir disiplinlerarası bilim gelişti, zihin-beden bağlantısı adı verilen araştırmalara öncülük etti. Psikonöroimmünolojiden esinlenen çalışmalar beyaz kan hücrelerinde ve bağışıklık dizgesinde 100’den fazla yeni nöroreseptörün (alıcı) keşfinden kaynaklandı. Bağışıklık dizgesinin işleyişi biçimi, “zihin durumlarından” –mutluluk, üzüntü, suçluluk ya da küskünlük-etkilenmektedir. Zihin durumu T-hücrelerinin sayısını etkilemekte ve bağışıklık sistemini etkilemektedir. İlk araştırma 1981’de Robert Ader tarafından yayınlanmıştır.

Beyin, davranış ve immün sistem arasındaki ilişkileri inceleyen psikonöroimmünoloji  alanındaki ilk çalışma bağışıklık sistemi işlevlerinin klasik koşullama ile değiştirilebileceğini ispatlamıştır. Bu alandaki diğer çalışmalar da göstermiştir ki; öğrenme beynin fonksiyonlarından biri olduğu için beyin ve bağışıklık sistemi arasında bir bağlantı vardır. Bağışıklık sistemi ve merkezi sinir sistemi ve dolayısıyla öğrenme süreçleri arasında bağlantı olduğu hem deney hayvanları hem de insanlarda yapılan çalışmalarla kanıtlanmıştır. Psikonöroimmünoloji beyin ve bağışıklık sistemi arasındaki bağı inceleyen alan olarak tanımlandığından, bu bağın kuramsal sonucu olarak, stress gibi psikolojik deneyimlerin bağışıklık sisteminin işlevleri üzerinde etkili olabileceği, bunun da hastalık süreci üzerinde bir etkisi olabileceği belirtilmiştir.

Psikonöroimmünoloji hastalıkların neden oluştuğu ve birçok kişinin hastalığın iyileşme esnasında yaşadığı problemlerle ilgilenmektedir. Dolaşımdaki immün hücreler dahil olmak üzere immün sinyallerin merkezi sinir sistemini (MSS) etkiledikleri gözlenmektedir. Dolaşımdaki faktörler ve MSS arasındaki ilişkiler, kan-beyin bariyeri (KBB) tarafından komplike hale getirilmektedir. KBB, MSS ve dolaşımdaki immün sinyallerin, psikonöroimmünolojideki rolleri halen tanımlanmaya devam etmekte olup, yakın zamandaki görüşlerle daha geniş olarak kategorize edilebileceklerdir. Hastalıktan önce, esnasında ve sonrasında aktive olan çok sayıda fizyolojik yolların tam olarak anlaşılması ile hastalıkların önlenmesi ve üstesinden gelinebilmesi için yeni stratejiler geliştirilmesi ümit verici olacaktır.

 

 

 

 

 

Ebeveynler neden önemlidir?

Doğum öncesi ve perinatal psikiyatrinin öncüsü Dr.Thomas Verny’nin ifadeleriyle: “Yıllardır benzerleri ile defalarca tekrarlanan yazınlardaki bulgular, her türlü  şüpheyi geride bırakarak, ebeveynlerin büyüttükleri çocukların zihinsel ve fiziksel özelliklerinde çok büyük etkisi olduğunu gözler önüne seriyor”. [Verny ve Kelly 1981]

Ayrıca Verny bu etkinin çocuklar doğduktan sonra değil doğmadan önce başladığını söylüyor. Verny, ebeveynlerin anne karnında bile etkili olduğu fikrini ilk defa 1981’de basılan “Doğmamış bir bebeğin gizli yaşamı” adlı kitabında söylemeye başladığında, bilimsel kanıtlar daha yeterince kabul edilmiş değildi ve “uzmanlar” şüphe içindeydi. Çünkü eskiden bilim insanları insan beyninin doğuma kadar işlevlerini yerine getiremediğini düşünüyorlardı. Fetüslerin ve bebeklerin hafızalarının olmadığı ve acıyı hissetmedikleri düşünülüyordu. Her şeye rağmen bebeklik amnezisi terimini dilimize kazandıran Freud’un da dediği gibi çoğu insan üç-dört yaşına gelmeden önce başına gelen şeylerin hiçbirini hatırlamıyordu.

Ancak, deneylerle uğraşan psikologlar ve nörobilimciler bebeklerin hiçbir şey hatırlamadığı ile ilgili bu söylentiyi yıktılar ve bununla beraber çoklarının hayatı şekillenirken sadece seyirci olarak izledikleri düşüncesini de değiştirdiler. Anne karnındaki ve doğmuş bebeklerde sinir sistemi çok kapsamlı bir duyumsama ve öğrenme kapasitesine sahiptir ve nörobilimciler tarafından gizli hafıza olarak adlandırılan bir hafızaları da vardır.

Doğum öncesi ve perinatal psikolojide öncü olan başka bir isim de David Chamberlain, Bebeğinizin Olağanüstü Zihni adlı kitabında; “aslında bebekler hakkında geleneksel olarak bildiğimizi sandığımız çoğu şey yanlış. Onlar tahmin ettiğimiz gibi basit varlıklar değiller. Aksine kendilerinden beklenmeyecek kadar büyük düşünceleri olan karmaşık, yaşı olmayan, küçük yaratıklardır” diyor. [Chamberlain 1998)

Bu karmaşık ve küçük varlıkların annelerinin rahminde doğum öncesine ait bir yaşamları vardır ve bu yaşam uzun dönemde sağlıklarını ve davranışlarını derinden etkiler. Dr.Peter W. Nathanielz, Rahimdeki Yaşam:Sağlık Ve Hastalığın Başlangıcı adlı kitabında , “Rahimdeki yaşam kalitesi, doğumdan önceki geçici yuvamız, hayatımızın ilerleyen dönemlerinde karşımıza çıkabilecek kalp ve damar hastalıkları, felç, şeker hastalığı, obezite ve daha birçok hastalığa olan yatkınlığımızı belirler” diyor. Son zamanlarda yetişkinlerle alakalı osteoporoz, ruh hali bozuklukları ve psikozları da içine alan birçok kronik bozukluğun doğum öncesi ve perinatal gelişimle çok yakından ilgili olduğu ortaya çıkmıştır. [Gluckman ve Hanson  2004]

Doğum öncesi çevrenin hastalıkların oluşmasında oynadığı rolün farkında olmak genetik kadercilik üzerine yeniden düşünmemizi gerektiriyor.

Nathanielz: Rahimdeki şartların yaşam boyunca sağlıklı olup olamayacağımızı belirlediğini gösteren kanıtlar en az fiziksel ve zihinsel açıdan hayatta nasıl bir rol alacağımızı belirleyen genlerimiz kadar önemlidirler.

Gen miyopisi şu an sağlığımızın ve kaderimizin tamamen genler tarafından kontrol edildiğini iddia eden görüşü tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Gen miyobunun kaderciliğinin aksine rahimdeki yaşam kalitesini belirleyen mekanizmaları anlayarak, çocuklarımız ve onların çocuklarının yaşamlarının daha en başından güzel olmasını sağlayabiliriz.

Nathanilelz’in bahsettiği bu mekanizmalar, epigenetik mekanizmalar olarak adlandırılıyor. Bu mekanizmalar sayesinde çevresel uyarılar genlerin hareketlerini düzenliyor. Nathanielz’in de dediği gibi ana babalar doğum öncesi ortamı güzelleştirebilirler.

Kişilerin çevresel şartlara tepkili olmalarının doğumdan önce anneleri tarafından fark edilmesi, beklenen çevreye uyumlu hale gelmeleri için genetik ve fizyolojik gelişimlerinin optimize edilmesini sağlar. Yaşam kalitesini artıran insan gelişiminin aynı epigenetik şekillendirilmesi ters gidebilir ve eğer fetal ve neonatal gelişim dönemlerinde bireyin beslenme koşulları ve çevresel şartlar kötü olursa, bu durum ileri yaşlarda birçok kronik bozukluğa neden olabilir. [Bateson, et al; 2004]

Aynı epigenetik etkiler çocuk doğduktan sonra da devam eder çünkü ana babalar çocuğun çevresini etkilemeye devam ederler. Özellikle, yeni yapılan etkileyici bir araştırma beyinin gelişmesinde iyi birer ana baba olmanın önemini vurgulamaktadır. Dr.Daniel Siegel The Developing Mind (Gelişen Zihin) adlı kitabında: “Küçük bir çocuğun gelişen beyninde, genlerin ifadesini etkileyen en önemli tecrübeler sosyal dünya tarafından sağlanır. Genlerin ifadesi zihinsel aktiviteyi oluşturan sinirsel yolları oluştururken nöronların birbirleri ile nasıl bağlanacağını belirler” diyor. [Siegel 1999] Başka bir deyişle, sağlıklı  beyinler geliştirmekte gerekli genleri harekete geçirebilmeleri için bebeklerin uygun bir çevreye ihtiyaçları vardır. Bilimdeki son gelişmelerin gösterdiği gibi ana babalar çocuklarının doğumundan sonra bile genetik mühendisleri olarak işlev görmeye devam ederler.

Bilinç ve bilinçaltı

İnsan beyni EEG (elektroansefalogram) ile incelendiğinde bebeklerin doğum ile iki yaş arası delta olarak bilinen en düşük frekansta , iki-altı yaş arası ise teta olarak bilinen deltadan daha yüksek frekansta dalga yaydığı bulunmuştur. Bu düşük frekanslı beyin dalgaları çocukları daha kolay etkilenir ve programlanabilir bir hale getirir.

Bu durum bize beyinleri çoğunlukla bu frekanslarda çalışan çocukların doğumdan sonraki ilk altı yıl boyunca bulundukları ortamda gelişimlerine devam edebilmeleri için gerekli olan çok büyük miktarlardaki bilgiyi nasıl yükleyebildikleri hakkında ipucu veriyor. Bu çok büyük miktardaki bilgiyi yönetebilmek, bilgilerle donatılma sürecini oldukça kolaylaştıran çok önemli sinirsel bir adaptasyon şeklidir. İnsanların bulundukları ortamlar ve sosyal çevreleri o kadar çabuk değişir ki genetik olarak programlanmış içgüdüler yolu ile kültürel davranışları aktarmak o kadar kolay olmayabilir. Küçük çocuklar çevrelerini dikkatle incelerler ve ana babaları tarafından sunulan maddi bilgeliği doğrudan bilinçaltına iterler. Sonuç olarak, ana babalarının davranışları ve inançları kendi davranışları ve inançları haline gelir.

Ebeveynlerimizde  gözlemlediğimiz temel davranışlar, inançlar ve tavırlar bizde de bilinçaltımızdaki sinaps yolları gibi birbirlerine bağlıdırlar. Bilinçaltına yerleştirildiklerinde , hayatımızın geri kalanında biyolojimizi kontrol ederler, tabii eğer onları yeniden programlamanın bir yolunu bulamazsak.

Bu davranış kayıt sisteminin kesinliği göz önünde bulundurulduğunda, anne babaların çocuklarına düşüncesizce ya da dikkatsizce söylediği bazı sözlerin (“kendin hiçbir şeyi başaramazsın”,” hastalıklı ve güçsüzsün”, “hiçbir şeyi hak etmiyorsun”), yaptıkları yorumların çocukların bilinçaltında kati gerçekler haline dönüştüğü de kabul edilir.

Erken gelişim sürecinde , çocukların bilinci ana babalarının bu sözlerini sadece anlamsız cümleler olarak anlayabilecek kadar gelişmiştir. Bu sözleri kendilerini tanımlamak için gerekli görmezler. Ancak bilinçaltında programlandığında, bu cümleler “gerçekler” olarak kabul edilmeye başlanır ve çocuğun hayatı boyunca göstereceği davranışlarını ve potansiyelini şekillendirir.

Çocuklar ergenliğe ulaşana kadar bilinçaltları nasıl yürüyeceklerinden, hiç başaramayacakları şeylerin, onları seven anne ve babalar tarafından büyütüldüklerinin ya da başladıkları her şeyi başarıyla bitirebileceklerinin söylendiği “bilgilere” kadar birçok şeyle doldurulmuştur. Genetik olarak programlanmış içgüdülerimizin toplamı ve ana babalarımızdan edindiğimiz inançlar birleşerek bilinçaltımızı oluştururlar.

Bilinçaltının gücünden bahsederken bilinçaltının korku verici, aşırı güçlü, yıkıcı “bilgi”yi oluşturduğunu söylemek doğru olmaz. Aslında bilinçaltımız saklanan programların duygulara yer vermeyen veri tabanını oluşturur. İşlevi ise çevresel sinyalleri sıkı bir şekilde okumak ve birbirine bağlı davranışsal programlarla uğraşmaktır. Hiçbir şekilde soru sorulmaz ve yargıda bulunulmaz. Bilinçaltımız yaşamımız boyunca edindiğimiz deneyimlerin yüklendiği “belleğimizdir”. Programlar temelde birbirine bağlı etki-tepki davranışlarıdır. Davranışları harekete geçiren uyarılar, sinir sisteminin dış dünyada bulduğu sinyaller ya da his, eğlence ve acı gibi vücudun içinde gerçekleşen sinyallerdir. Bir uyarı algılandığında otomatik olarak davranışsal bir tepki oluşur. Bu tepki aynı sinyal ilk defa alındığında oluşturulmuştur. Aslında insanlar geri-çalma tepkinin otomatikleştirilebilen doğasını çözdüklerinde sık sık “düğmelere basıldığını” kabul ederler.  

Bilinen en güçlü işlemcilerden biri olan bilinçaltı hem çevreyi hem de vücudun içsel farkındalığını gözlemler. Çevreden aldığı ipuçlarını okur ve daha önceden edinilmiş (öğrenilmiş) davranışları harekete geçirir.

Bilinçli zihin ise, içimizdeki yaratıcı, kendini bilme olarak adlandırabileceğimiz bir farkındalık düzeyidir.

Bilinç ve bilinçaltı dinamik bir bütün oluştururlar. Beraber çalışırlarken, bilinç belirli bir noktaya odaklanmak için kaynaklarını kullanır. Aynı anda yaptığınız şeye bilinçli olarak dikkatinizi vermeseniz bile bilinçaltınız başka bir aktiviteyi,  bir araç, cihaz vd. kullanmak gibi, yapmanızı sağlayabilir. Bu iki zihin sonradan bilinçsiz olarak da yapabileceğiniz karmaşık davranışları da edinmenizi sağlar. Bilinçaltının yaşamımızı kolaylaştıran alışkanlıklara dayalı programlarının yanı sıra, bilinç çevreden gelen uyarılara verdiği tepkilerde doğal olarak yaratıcı davranabilir. Kendi kendine düşünme kapasitesiyle  bilinç nasıl davranıldığını gözlemleyebiliyordu. Daha önceden programlanan bir davranış ortaya çıktığı için, gözlem yapan bilinç de davranışa dahil olabilir, davranışı durdurabilir ve yeni bir tepki yaratabilir. Bu nedenle bilinç özgür iradeye sahip olabilmemizi sağlar. Bu da sadece programlamanın kurbanı olmadığımız anlamına gelir. Ne var ki, bu etkiyi tamamıyla yok edebilmek için programlamanın bizi yeniden ele geçireceği korkusuyla sürekli bilinçli olmamız gerekmektedir ki bu da çok zordur. Bilinçaltı programlaması dikkatinizin yoğun olmadığı bir anda bilincinizi ele geçirebilir.

Bilinç zamanda ileriye ve  geriye doğru düşünebilir. Bilinçaltı ise her zaman bulunduğumuz ana göre hareket eder. Bilinç hayaller kurarken, gelecek hakkında planlar kurarken ya da geçmişte yaşadığımız olayları gözden geçirirken bilinçaltı sürekli görev başındadır, o an gerekli olduğu gibi davranır ve bilincin denetlemesine ihtiyacı yoktur.

İki zihin de olağanüstü mekanizmalardır ama tam da burada işler istenildiği gibi gitmeyebilir. Bilinç düşüncelerimizin sesi olan benliğimizi oluşturur.. Gelecekle ilgili sevgi, sağlık, mutluluk ve refah dolu büyük hayaller kurabilir ya da planlar yapabilir. Bilincimiz mutlu düşünceler üzerinde yoğunlaşırken, gösteriyi kim yönetir? Bilinçaltı. Peki bilinçaltı bunları nasıl başarır? Tam olarak programlandığı şekilde. Dikkatimizi tam anlamıyla vermediğimiz zamanlarda bilinçaltının davranışlarında söz sahibi olamayabiliriz çünkü temel davranışlarımızın çoğu başkaları üzerinde yaptığımız gözlemler sonucu sorgusuz sualsiz yüklenmiştir. Bilinçaltı tarafından gösterilen davranışlar bilinç tarafından incelenmediği için “tıpkı anneleri ya da babaları” gibi olduklarını duyduklarında şaşırırlar. Oysa ana babaları bilinçaltlarını programlamıştır.

Ebeveynlerimiz, akranlarımız ve öğretmenlerimiz gibi başkalarından edindiğimiz öğrenilmiş davranışlar ve inançlar bilincimizin hedefleri ile uyum içinde olmayabilirler. Hayalini kurduğumuz şeyleri başarmamızda karşımıza çıkan en büyük engeller bilinçaltımızdaki programlanmış sınırlandırmalardır. Bu sınırlandırmalar sadece davranışlarımızı etkilemez aynı zamanda fizyolojimizin sağlığımızın belirlenmesinde önemli rol oynarlar. Bizi hayatta tutan biyolojik sistemlerin kontrolünde zihin çok güçlü bir yere sahiptir.

 

 

 

 

 

 

 

 

Aile

Hepimiz bir aile içine doğarız ve herkesin yaşamı bir romandır. Hepimiz görülmez bir ağın parçaları olarak yaşıyoruz; örülmesine de yardım ettiğimiz bir ağın parçaları olarak. Algılarımızı açıp da duyulması güç olanı duymak ve görülmesi güç olanı görmek yetileri geliştirirsek, aile öykümüzdeki yineleme ve rastlantıları daha iyi duyar ve görür; kavrar ve daha iyi anlarız. Bireysel yaşamlarımız daha net hale gelir. Kim olduğumuzun ve kim olabileceğimizin farkına varırız. Aile öykümüzdeki  görülmez bağlardan, aile yapımızdaki kurulu üçgensel işbirliklerinden, sık yinelemelerden ve güçlüklerden nasıl kurtulabilir, nasıl kaçabiliriz ki?

Bir bakıma, sandığımızdan daha az özgürüz. Yine de ne olduğunu anlayarak ve bağları bağlamlarında ve karmaşıklıklarıyla kavrayıp anlayarak özgürlüğümüzü geri kazanabilir ve yinelemelere son verebiliriz. Sonunda artık, bilerek ya da bilmeyerek yerini aldığımız ebeveynimizin, dedemizin ya da ölmüş kardeşimizin hayatını değil “kendi hayatımızı” yaşayabiliriz.

Genellikle onlar hakkında konuşmasak da bu karmaşık bağları görür, algılar ve hissedebiliriz: Onları konuşulmaz, düşünülmez ve dile getirilmelerin, ya da sırların alanındaki şeyler olarak yaşarız. Yine de bu bağları ve umutlarımızı örneklemenin ve başkalarının bizim için istediğini yaşamaktansa yaşamımızı biz onu nasıl istiyorsak o ölçüye getirmenin, gerçek arzularımıza ulaşmanın, içimizde istediğimizi ve gereksindiğimizi bulmanın bir yolu vardır. Kuşakaşan yinelemelerin bilinçdışı tuzaklarına düşmeyerek kaderimizi elimize alma şansını yakalamak olasıdır. Bilinçli olarak kuşaktan kuşağa aktarılanların ötesine geçebilir ve kuşakaşandan iletileni, yani hiç dile getirilmediği ve konuşulmayan aile sırları olarak gizli kaldığı için özümsenmeden iletilmiş olanı aydınlatabiliriz.

Freud her insanın içinde taşıdığı dile gelmeyen, konuşmayan “bilinçdışı” olarak adlandırılan “öteki sahneyi” ,”kara deliği”, ”yarığı” keşfetti. Başkalarına, aile üyelerine, yakın ilişkilere ve tüm topluma bağlı olan kara deliği. Ayrıca bizi demir gibi dövüp şekle sokan ve bizi hoş ya da trajik olaylara kör bir şekilde sürükleyen ve hatta bazen bize kötü bir el uzatan ruhsal dünyayı, ruhiçi (intrapsişik) ve ruhlararası (interpsişik) ortamı, bağlamı ve çevreyi , çerçeveyi de keşfetti.

Günlük yaşamın sıradan önemsiz olaylarında, unutmalarda, sürçmelerde, ufak kazalarda, rüyalar ve kabuslarda ve itkisel hareketlerde derin anlamlar bulabilir miyiz? Davranış ve tepkilerimize hatta hastalıklarımıza, kazalarımıza ya da evlilik, meslek seçimi, çocuklarımızın sayısı, düşüklerimiz, ölüm yaşımız gibi önemli ve olağan yaşam olaylarına ne gibi anlamlar verebiliriz?

Freud bir yerde şöyle der; “İnsanların geçmişe ait mirası sadece huydan ibaret değildir ayrıca eski kuşakların belleğini de taşır. Yaklaşımımda, kollektif zihnin varlığını temel aldım ki burada da zihinsel süreçler bir bireyin zihnindeki gibidir. Özellikle bir eylem için duyulan suçluluk duygusunun binlerce yıl hüküm sürdüğü ve bu eylemden haberi bile olmayan kuşaklarda işlem içinde kaldığı kanısındayım. Sanıyorum ki bir duygusal süreç sağlıksız davranışlarla oğula geçip, yeni kuşaklara uzanabilir.”

Jung ise “eşzamanlılık” kavramını getirerek Freud’u tamamlamıştır. Eşzamanlılık bir insan için anlam taşıyan iki ya da daha fazla bağlantısız olayın zamansal açıdan çakışmasıdır. Jung aynı zamanda kollektif bilinçdışı, yani herkes tarafından, kalıtımsal, kişi aşan (transpersonal) bilinçdışı kavramını da ortaya atmıştır. Jung’a göre, bizim kim olduğumuzu kollektif bilinçdışı şekillendirir. Bu toplumda kuşaktan kuşağa aktarılan, geçen ve insan deneyimini biriktiren bir bilinçdışıdır. Doğuştan oradadır ve bu nedenle kişisel yaşantının dışındadır.

Freud bilinçdışını, dile getirilmeyeni ve kollektif zihni; Jung kollektif bilinçdışını keşfetmişlerse de, aile ve gruplarda “ortak bilinç” ve “ortak bilinçdışının” varlığını ilk kez ortaya koyan psikodramanın ve grup psikoterapisinin önemli ismi Jacob Levy Moreno’dur. O yakın bağlarla bağlı gruplarda, örneğin bir ailede, bir cerrahi ekipte ya da tehlikeli bir görev içindeki bir bölükte paylaşılan bilinç ve bilinçdışından bahsetmektedir.

Soyağacı ve genososyogram

Profesör Henri Colomb, Moreno’nun çalışmalarına dayanarak genososyogram tekniğini geliştirmiştir.

Genososyogramda, aile ağacının sosyometrik görsel temsili vardır. Üstüne isimler, yerler, tarihler, dönüm noktası olaylar, bağlar ve doğum, evlilik, önemli hastalıklar, kazalar, göçler, meslekler vd. eklenir.

Genogram kullanımı ile değişik ilişkileri, bağları, aile dizgesine giren çıkanları derinlemesine incelemek mümkün olur.

Genogram daha derinleştirilip daha zenginleştirilebilir; böylece, psikososyal ve psikanalitik vurgulamayla, yani başvuranın sözdışı iletişimini izleme, geribildirimler verme ya da danışanda oluşan değişiklikleri, onun soluması ve rengini izleme gibi araçlar kullanılarak kapsamlı bir değerlendirme yapmak mümkün olur. Konuşulan ve konuşulmayan; geçmiş ve şimdiki sosyal ve duygusal bağlar ve ilişkiler ruhsal tarihsel çerçeveden çalışarak incelenebilir ve aydınlatılabilir.  Sözdışı ile dışavurulan çalışılır, söylenenler içindeki boşluklar araştırılır; unutulanı, bölüneni, çatlakları, kırılmış kalpleri, eşzamanlı olayları; ölüm, doğum, ayrılık, kaza, hastalık başlangıcı, sınav başarısızlığı, barışma tarihlerindeki rastlantısal görülen anlamlı bağlantılar araştırılır. Bunu yapma amacı danışanın yaşamını daha iyi anlamasını ve ona anlam vermesini sağlamaktır.

 

 

 

 

 

 

AİLE DİZİMİ

Aile Dizimi, son yıllarda birçok çalışma alanında danışmanlık ve tedavi yöntemi olarak yayılmış ve gelişmeye devam etmiştir. Organizasyonlarda ve okullarda dizim çalışmalarının yanısıra hasta ile yapılan sistem dizimleri, tıp alanındaki şifa etkisi imkanlarını genişletmektedir. Nesilden nesile geçen duygusal dolaşıklıklar ve aile içindeki ilişkilerin dinamiklerine bakış, hastalık ve sağlığın yeni bir ışıkta aydınlığa kavuşmasını sağlar. Hastalık ve semptom dizimlerinde kazanılan kavrayış, hasta olan kişinin bir bütün olarak incelenmesine kılavuzluk eder.

Psikoterapide yaşanan kişisel travmatik olayların, o an mevcut olan yoğun taleple bastırıldıklarında ve dışlandıklarında uzun vadeli ruhsal ve fiziksel bozukluklara yol açtığı öteden beri bilinmektedir. Bu sıkıntıların üstesinden gelmek, o güne kadar ayrılmış olan yönlerin tekrar benimsenmesi ve bütünleştirilmesi ile mümkün olmaktadır.

Bunun ötesinde aile dizimi, kadersel olarak bağlı olduğumuz önceki nesillerin travmalarının nesilden nesile geçen etkisini nasıl devam ettirdiğini ve sonradan gelen nesillerin hayatını nasıl etkilediğini gün ışığına çıkarmaktadır.

Bert Hellinger’in vicdanın etki etme şekilleri ve aile içindeki bir kişiye ve de ailenin ötesinde başkalarının kaderini neyin duygusal dolaşıklığa soktuğu hususu ile ilgili içgörüsü ve bu duygusal dolaşıklıkları çözmek için sürekli gözlem yapması, olasılıkları sabırla araştırması ve geliştirmesi, aile diziminin gelişmesinin zeminini hazırlamıştır.

Her insan bir ailede doğar. Bu şekilde herkeste bu aileye ait bir bağ oluşur. Bert Hellinger’in “aile vicdanı” olarak adlandırdığı bilinçsiz bir merci, ailenin kader ortaklığında etkili olan; isteyelim ya da istemeyelim maruz kaldığımız ve bağlı olduğumuz koşulları gözetir. Bu vicdan hem vermek ile almak arasında hem de kaderde bir denge ve düzen sağlamak için sistemde bağ oluşturur.

Ebeveyne yakın olma arzusu ve ailemize ait olma ihtiyacından doğan bir çok hastalığa ve semptoma yakalanırız. Ayrıca çoğu zaman kendimizi suçlu hissettiğimizde veya sözde bir davayı koruduğumuzda, dengeye olan bilinçsiz bir ihtiyaç harekete geçer. Veya bir tutum ya da davranışımızla bir düzeni bozduğumuzda, bir hastalık vasıtasıyla duraklamaya zorlanırız.

Bir çok kanser hastasında ebeveyne, bir aile üyesinin kaderine ya da genel olarak hayata karşı haddini aşan bir tutum görülebilir. Bu tutum, bazen öfke, nefret şeklinde, bununla beraber sık sık başka bir kişiyi kendi acısıyla zor bir kaderden koruyabilme düşüncesi ile kendini gösterir.

Çok az hasta, başlangıçta hastalanmalarının aileleriyle olan ilgisini kurabilir ve de hastalanmalarında kendi etkilerini görebilir. Bu konuda dizimden önemli ipuçları elde ederler.

Çocuklar ebeveynle olan zor ilişkinin nedenini genellikle önce kendilerinde ararlar. Engellerin üstesinden gelememeleri sonucunda , kendilerine genellikle sadece yoksunluk, çaresizlik ve öfke kalır. Hatta sonraları çoğunlukla ebeveynlere olan saygılarını kaybederler. Bu tutumların her biri, ruhsal dengeyi ve dolayısıyla fiziksel sağlığı bozar.

Çocukların; ebeveynlerinin ve hatta başkalarının çektikleri acıları hissettiklerinde kaderlerini onlara yakın duran aile üyelerine temsilen taşımaya ne kadar özverili ve kararlı bir şekilde niyetli oldukları dizimlerde tekrar ve tekrar etkileyici bir şekilde görülebilmektedir.

Sistemimizde bize ait kişileri kabul etmeyi reddettiğimizde ya da bu konuda direndiğimizde, bazen bir hastalık ya da semptom bize bizim tarafımızdan dışlanan kişileri hatırlatır. Hayatımız ve kaderimiz, bizim ebeveynimize ve ailemizin öyküsüne karşı aldığımız tutumla şekillenir. Ailesi ile uyum içinde yaşayanlar, hayatı tam bir dolulukla alabilir ve belki de ardından başkalarına verebilir.

Hastalıkların oluşumu ya da semptomların ilk kez ortaya çıkma zamanı ile ilgili husus, dizim çalışması için yararlı olan çok önemli bağlantıları ortaya çıkarır. Bir çok hastalık, aile yaşantısında yaşanan önemli geçişler (life changes) safhasında oluşur ya da kötüleşir. Örneğin buluğ çağındaki genç köken ailesini terk etmeye başladığında ve ilişkiye ve kendi ailesine yöneldiğinde köken ailesinde bir ödevi yerine getirmek durumunda ise ya da ebeveyni için birisini temsil etmek zorunda ise hayatının ve ilişkilerinin şekillenmesinde ancak sınırlı bir şekilde özgür olur ve kendisini ebeveyni ve olası bir eş arasında bir sadakat çatışması içinde görür.

Benzer şekilde nişanlanma, evlenme ya da bir çocuğun doğumu, hayatın aşamalarında hastalıkların ve semptomların gelişmesinde önemli geçişleri teşkil eder. Bir semptomatiğin güçlendiği bu tür bir geçiş, genellikle hastalık ve köken aileye olan çözülmemiş bir bağ arasındaki ilişkinin işaretidir.

Kaderde dengeleme ihtiyacı ile, savaşta olsun, tabi afetlerde ya da kazalarda olsun, kendileri yaşamda kaldıkları ve diğer bir çok kişi öldüğü için ya da başkalarını kurtarmak için yeterli eylemde bulunmadıklarını düşündükleri için yaşamda sağ kalanlarda suçluluk duygusu meydana gelir. Depresyonlar, korku durumları, konsantrasyon ve hafıza bozuklukları, kronik baş ağrıları, uykusuzluk vd. sağ kalma sendromunun ruhsal ve psikosomatik sonuçları psikosomatik tıpta yeterince bilinmektedir. Daha az bilinen ise travmatik olayların ve dolayısıyla ölmüş ya da zarar görmüş kişilerin dışlanması sonucu, çocukların ve torunların neslinde meydana gelen kronik hastalık ve şikayet tabloları ile ilişkili nesilden nesile hareket eden kader bağlarıdır.

Dizim çalışmasında asıl önemli olan dizim değildir. Bazı hastalar, sıkıntılarını geride bırakmak için dizim çalışmasına katılmak isterler. Ancak gerçekte sıkıntıları önlerindedir. Çünkü bir çok psikoterapi yaklaşımı ile karşılaştırılabilir şekilde, sistem dizimleri ile çalışma ruhun dışlanmış ve bölünmüş boyutlarının incelenmesini ve entegrasyonunu sağlar.Bir çok hasta, dizimde hastalıklarının ve semptomlarının sık sık nesilden nesile geçen arka plandaki sebeplerine dair kazandıkları kavrayışları, derine dokunan ve aynı zamanda çözüm getiren bir süreç olarak görür.

Sistem dizimleri, özellikle sağlık anlamında da bir çok problemin ailenin geçmişindeki bir ya da daha fazla şahsın ya da sistemle ilgili olayların dışlanması ile bağlantısının olabileceğini açıkça göstermektedir. Bilinçli ya da bilinçsiz dışlanmanın arka planında, genelde travmatik bir deneyimde ya da acı veren düş kırıklığında ortaya çıkan aşırı duygu yüklenmesi vardır.

Dışlanma, aşırı yüklenmede her şeyden önce hayati önem taşıyan ilk adımdır. Ardından bu mekanizma, genellikle bir model olarak koşullanır ve diğer insanlara yapılan bilinçsiz yansımalarda devam eder. Bu primer acı veren deneyimlerin çoğu, ileride aşağılayıcı yargı, serzeniş ve iddialara yol açar. Tüm bunlar, ilişkilerde aynı anda hem ayırıcı hem de birleştirici olarak hareket ederler. Ve ardından genelde ilgili şahsı duraklamaya ve değişime zorlayan bir hastalığa dönüşür.

Hastalarla yapılan sistem dizimleri, kendi hayatına bakışın sıkıntının hafiflemesi ya da iyileşme için yeterli olmadığını ortaya koymaktadır. Hastalığın, ailenin nesillerarası bağlam ile bir bütün olarak incelenmesi gerekmektedir ve hastanın yaşadığı özel olaylara indirgenmemelidir.

Modern tıbbi ve psikosomatik araştırmalar, hastalık vakasının oluşumu ve seyri ile ilgili olarak, biyolojik, psikolojik ve sosyal faktörlerin birbirlerini etkilemesinden ve birbirini tamamlamasından bahseder. Bunun yanında, ağırlıklı olarak belirli aile dinamikleri ve spesifik hastalık tabloları arasındaki ilişkiyi reddeder.

Dizimlerden sonra hastaların deneyim ve geri bildirimlerinin gösterdiği gibi, hastalarla sistem dizimi çerçevesinde nesilden nesile geçen aile dinamikleriyle ilgili yapılan analizler, hastanın daha iyi baş edebilmesi, hastalıkların azalması ya da tamamen iyileşmesinde katkıda bulunmaktadır.

Ayrıca her dizim şahsi ve eşsiz bir süreç olarak şekillenir ve ancak bu şekilde faydalı etkilerini sergileyebilir.

Hücrelerimiz yapmış olduğumuz her şeyin belleğidir ve hiçbir şeyi unutup atlamazlar.

Yeni nörobiyoloji kaynaklı buluşlar genlerimizin interaktif ve empatik olduğunu, yaşanan olayların ve yaşam stillerinin genlerin aktivasyonunu yönetip yapılarını değiştirdiğini, nesiller üstü etkilerin duygusal bağlanma yolu ile bizleri de etkileyeceği yönündedir.

Bu araştırmalara göre, yaşanan olaylar, duygular ve yaşam şekilleri, genlerimizin aktivasyonunu yöneterek beyindeki yapılarını değiştirebilmekte ve insanlar arasındaki ilişkiler sonucu oluşan duygular, öğrenilen tecrübelerle beynin sinir hücreleri iletişim merkezinde kaydedilmektedir.

Sistem ve aile dizimleri, yeniden bilinçlenme demektir. Bu yöntem sayesinde semptomların ve hastalıkların adeta görevlerini yerine getirmenin huzuruyla kişinin yaşamından geri çekildikleri, dizim çalışmaları sonrasında sıkça gözlemlenmektedir.

HAZIRLAYAN:

Dr. Ayşe Işın Ünay

Aile Hekimliği Uzmanı

Aile/Sistem Dizimi Uzman Uygulayıcısı

 

 

 

KAYNAKLAR

1.Lipton, Dr.B.,H., İnancın Biyolojisi, Kuraldışı Yayıncılık

2.Schützenberger, A.A., Soy Sendromu, Duvar Yayınları

3.Hausner, S.,Hayatım Pahasına, Sistem Yayıncılık

4.İrkeç, C., Türkiye Klinikleri nöroloji özel dergisi, 2009;2(4):25-9

5.Bozo, Ö. Kriz Dergisi;2007;15(3):21-3