Loading...
Menu

Çağımızın En Büyük Tehlikesi; İnanmak ya da İnanmamak

Öyle bir çağdayız ki ritüellerimizi kaybettik. Hatta ritüellerin peşinden gitmek artık insanların bizi geri kafalılıkla, büyümemekle, yobazlıkla suçladığı bir hal almaya başladı. Peki bu kadar gereksizdi neden bu ritüeller ortaya çıktı? Hiç düşündünüz mü? Soyut olan kavramlar neden hep ritüeller gerektirdi?

Şeytan taşlamada olan can kaybından sonra iyice herkes inançlarını sorgulamaya başladı. İnançsızım demek entellektüellik ve bilgelikle özdeşleşmeye başladı. Oysa insanoğlu varoluşundan bu yana hep bir şeylere inanmaya ihtiyaç duymuştur. Çünkü inanç bir şeylere aidiyet duygusudur, ve ancak inanç varsa oraya enerjimizi bağlayabiliriz, ve o şeyle birlikte büyüyebilir ve gelişebiliriz. Bu bir dine olan inanç, bir toprak parçasına olan inanç, bilimde bir arayışa olan inanç, aşka olan inanç, bir hayale olan inanç gibi sıralanabilinir. İnandığımız her neyse bizi bir balon gibi her yeni sabahla gelen düşünce baloncukları ile veya dışarıda olan biten her farklı şeyle rüzgarda oradan oraya savrulmamızı engeller. Bir zemin verir bize, emeklerimizi ve hayallerimizi ekip büyütebileceğimiz bir zemin….

İşte bu zemini temiz tutmak, bilinçaltımıza zemine dair izleyeceğimiz yolları hatırlatmak içindir ritüeller… İnandığımız şey için değil, onun bizim sunduklarımıza ihtiyacı yoktur, kendimize hatırlatmak ve bir olabilmek içindir… Yeni çağ ve teknoloji ile tüm ritüellerimizi neredeyse kaybettik farkında mısınız? Oysa sevdiğinize “günaydın” demek bile bir ritüeldir. Onun varlığını her sabah kendinize ve ona hatırlatmaktır, paylaşmaktır. Yaş Günlerinde hediye almak veya kutlamak o kişinin varlığının anlamını hem ona hem kendimize hatırlatmaktır. Bayram ziyaretleri bile bir ritüeldir. Her ritüelin sandığımızdan çok daha fazla anlamı ve bilgeliği vardır içinde… Artık ne ilişkilerimizin tanımı var, ne derinliği farkında mısınız? Her sabah, ah bu sabah da yeni Olasılıklar eklendi, yarın hangisi ile devam etsem acaba diye uyanıyoruz. Hayatımızda yaşımız dışında gerçek anlamda büyüyen ve gelişen bir şey kalmadı. Oysa soyut olan her şeyle yitirdiğimiz bağ ruhumuzun sesini de duyamaz olduğumuza dair acı bir gerçek. Işte biz yine büyüdük, adam olduk derken ipini koparmış, oradan oraya savrulan insan parçacıkları olduk. Değerlerimizi kaybediyoruz, hiç bir şeyi yarına taşıyamıyoruz, hayallerimizi ve sevgimizi bile…. Bir insana zarar vermek istiyorsanız ya da varlığını yok etmek, güçsüzleştirmek istiyorsanız inançlarını elinden ALIN derim… İşte bir düşünün bakalım, geleceğimize inanmıyoruz, ilişkilere, aşka inanmıyoruz, bizden büyük bir Yaratıcıya inanmıyoruz, sosyal ilişkilerdeki gerekliliklere inanmıyoruz…. Ritüellere ihtiyacımız yok, Nasılsa sosyal medyamız ve yoğun bir hayat trafiğimiz var…. Peki, şimdi bir de şunu sorun kendinize? Mutlu musunuz, geleceğe dair umutlu musunuz? Kocaman sevgi dolu hayalleriniz var mı? Yüreğinizi her sabah çarptıran insanlar? Ya da sadece sabah olduğu için kalbiniz Sevinçten çarpıyor mu? Yanıtı siz de… Çözümü de…

Tehlikeli olan inanmak ve bir şeylerin parçası olmak değil… Tehlikeli olan neye inandığımızı farkında olmamak ya da neyin parçası olduğumuzu bilmemek …. Aşka inanmak tehlikeli değil, inanmamak tehlikelidir… Asıl soru hayallerimizi kimin üzerine yüklediğimizdir, değil mi? Hayal kırıklıklarını soyut Kavramları temsil eden aracılar yaratır, oysa biz ise Kavramları suçlar ve incinmemek için bir daha, hepsini hayatımızdan birer birer çıkarır atarız ve her geçen gün biraz daha eksiliriz, solarız…