Loading...
Menu

Bedenimdeki Kara Delik

Her yerde bir beslenmedir gidiyor… Organik mi yiyelim, sütten mi vazgeçelim? Her gün bir haber okuyoruz, ertesi gün aksini… Iki gün korkup söylenilen besin gıdalarından vazgeçiyoruz, sonra her gün değişen gündem karşısında sorgulamadan sürükleniyoruz. İşte ben de bu işin tam ortasında duranlardanım. PNI eğitimi ile aman dikkat diyip yarısını tutan yarısını eski yaşamı sürdüren biri olarak ne hikmetse sanki kendimi tarafsız bölge ilan etmiş, geçmek isteyenlere yol bu tarafta diyen biriyim. Oysa genelde prensibim zorlu bir süreç, yaşam değişikliği içeren her şeyi önce kendi üzerimde uygulamak, olası sorunları önceden bilmek ve onların şiddetini azaltabilmek için hastalarım veya danışanlarıma savunma düzenekleri, kolaylaştırıcı yollar keşfedip önermektir. Tabii, bu yolda sınırları bulabilmek için çok kafa, göz kırmışlığım vardır kendi üstümde. Bu sefer ilk defa bir tembelliğim tuttu nedense… Ucundan birkaç hafta uygulayıp oluşabilecek durumları zihnimde toparlayıp, uygulamalarımı sürdürdüm. Ancak alışmışlık kudurmuşluktan beterdir, gel de bedeni ikna et tabii… Tutturdu ben de deneyeceğim diye bir besin alerjisi yarattı ki, yarattığı da yetmedi ben dinlemedikçe her gün üstüne yeni besin ekledi. En sonunda yiyebileceklerimin yüzde yetmişini kaybetmeye yaklaşmışken ben pes ettim. Ve Psikonöroimmunolojinin sekiz haftalık sürecini günde on dört tane hap yutarak başlatmış oldum. Ama tembellik üstümde ya, direnen tarafım bu sefer ben hasta olucağım diye tutturdu ve sevgili arkadaşım Göksu beni kurtarıp uzmanım oldu. Ben de yayıla yayıla ona hasta kaprısı yapmaktan büyük haz aldım tabii, itiraf ediyorum. Sürecim bitmediği için umarım bu satırları okumayacaktır diye umut ediyorum.

Süreç esnasında diyet ve destek sürecini üzerinde uygulayan uzman arkadaşlarla semptom kontrolü de yaptık. Ağızda ne zaman kaçıncı haftada metalik tat birikiyor, halsizlik ne zaman oluyor, bedenin toksinlerden arınması, barsak hücreleri yapılanması esnasında kana karışan toksinler bize nasıl hissettirtiyor gibi… Düşünün bedeniniz bir ülke, barsaklar onun diğer dış ülkelerle sınırları, kale duvarları. Ama arada ticari bazı anlaşmalar var. Barsaklar üzerinde ise flora dediğimiz askerler ve gümrükçülerimiz var. Bunlar dış ülkelere karşı kendi ekonomisini yönetmezse, gümrükçülere ve sınır hatlarına bizi yönetmeye karar veren dış dünya kendi adamlarını yerleştirirse artık beden kendi için iyi olanı değil, dışarının ekonomisi için iyi olanı seçer. Biraz tanıdık geldi sanırım, ama dışarısı kalkınırken, içerisi çöker. İşte biz bir yerden sonra bağımsızlığımızı ilan edip işgal kuvvetlerden kurtulmaya ve kendi askerlerimizi yerleştirmeye karar verirsek artık bir iç savaş başlamış demektir. Ülke topraklarını yani barsak duvarlarını geri almak için büyük mücadele başlar, kazanılırsa barsak duvarındaki ne gelirse vize uygulamadan geç diyen hasarlar onarılır, ülke ekonomisi iç organların ihtiyacına göre yeniden dağıtılır. Tabii, bu süreçte içeri çoktan sızmış olan toksinler, saklandıkları yerlerden dışarıya doğru sürgüne gönderilirken bir güzel denize dökülür gibi kanımıza dökülürler. Biz de endüstriyel tasarım halinden doğal yapılanmamıza geri dönme çabası veririz.

Eh, iş böyle olunca kana karışan bu toksinler, dışarıdaki beni duygusal ve enerjitik kukla gibi oynatıyor. Önceden bilseniz de tıpış tıpış o ruh hallerinden geçiyorsunuz. Hatta bazen bedeniniz o kadar huzursuz oluyor ki savaş esnasında, kaynaklarınız size sağlanamıyor, siz de hayatta desteksiz, kaygılı ve korkulu hissediyorsunuz. Bazen tüm toksinler, atık maddeler kanınıza salınınca, her şey gözünüze o kadar kötü gözüküyor ki bir hafta boyunca hayat ne anlamsız diye dolanıyorsunuz, elinizi kaldırmak, hayata dokunmak bile istemiyorsunuz. Ben süreci bir yandan gözlemci olarak yaşasam da, bir yandan yıllardır enerjitik çalışmaların içinde olduğum için bağlantıları kurmam kolay olsa da, duygulardan ve o savaştan tek tek geçmeme engel olmuyor tabii!!! Sadece, oh ne güzel anlamsızlık yaşıyorum, bu biliyorum toksinlerden ama onu bilmek bile ne anlamsız, niye tedavi oluyorum ki diye dolanıyorsunuz bu sefer, tek fark o.

Öyle bir sürecin sonunda ne tesadüftir ki, şu dönemde iş yüküm ve koşturmam normal tempoma göre 100 kat artmış durumda, uygulamak için nasıl bir zamanlama seçtiysem…şu anda dördüncü haftamdayım. İlginç olan başlamadan önceki dönemde artık çok yorgun, hiç bir işe yetişemez hissederken, bu dönemde tüm o artan işlere rağmen sokakta koşarak “ayy, ne güzel yaşam” diyebilecek ve her şey üstüme yığılırken sorgulamadan “tamam, toparlarız” diyen bir aksiyon içinde olmam. Beden kendi doğasına kavuştukta dışarıda ne olduğunun sanırım, çok bir önemi kalmıyor.

Lakin, bir sabah aniden bir şey oldu, her şey güzel giderken bir sabah uyandım ve canım hiç bir şey yapmak istemiyor, günü tamamlamaya enerjim yok ve içimde pofflayan bir şey!!! Ne oluyor bile olamadım çünkü ruh hali vahim! Bunalım takılacak belli kafaya koymuş! Aynaya baktım yüzüm de korkunç gözüküyor, göz altlarım siyah, bitkin ve on yaş yaşlı gözüküyor… Yok, aynada da sevmemedim kendimi. Gün ortasına gelmeden tabii, enerjim bitti, her şeyden sıkıldım… Hayat bir ağır geldi ki, anlatamam….

Çok şaşırdım, öfkelendim… Güzel bir şeyler oluyorken ne olmuştu şimdi. Gün güzelleşse de ruh halim umarsızca bunalım takılmak için direniyordu… Hatta bunu bozmaya çalışanlara diş gıcırtadabilir her an konumunda idi. Son dönemde öyle yüz milyon insan işine koşturup, nefes almama engel olacak her angaryayı tebessümle karşılayan, iki dakika bile olsa kiminle kahve içip üç beş güzel sözcük paylaşacağının umudunu tutan ve ona koşan ben nereye gitmiştim? Bulmak yarım günümü aldı, çünkü düşünmek için bile isteksizdim. Bir gün öncesine kadar bu sıkı diyeti ve ilaçları uygulayan ben bulunduğumuz mekanda ortaya gelen meyveli bir kuptan iki- üç tatlı kaşığı meyvesinden almıştım. ( meyve serbest, ancak süt ve ürünleri değil) ama üzerinde muhallebi tarzı bir kreması vardı. Bir koç burcu olarak yapım “Aa, ateş mi bu? Nasıl yakacağına emin misiniz? Ben denemeden inanmam” diyen biri olarak her zamanki gibi biraz merakla karışık kuyumu kazmıştım. Aradaki fark çok belirgindi. Ne yediğime bağlı iki farklı insan vardı resmen!! Allerjik yapım, normal bir insan için gerekenden çok daha az bir besin maddesine reaksiyonu daha hızlı vermesine yol açabilir ama farkeden sadece miktar ve gün sayısı artınca aynı tepki sizde de olur. Yani ben sadece sizden daha önce varış noktasına geliyorum.

Bütün bunları neden mi anlattım? Beni bu ara fotojenik bulamayabilirsiniz, aşırı tepkili , öfkeli veya bitkin görebilirsiniz diye… Biraz depresif, ya da vazgeçtim duygusuz, tükenmiş, artık umursamaz, umursarsa öfkeli bulabilirsiniz diye… Tabii ki değil, bunları yazdım. Çünkü şu anda gündelik düzen bizim bu besin maddelerini sürekli tüketmemize neden oluyor. Çoçuklarımız değişiyor. İletişim kurmaktan kaçınır, kendi hayatlarımıza yetemez hale geliyoruz. Her gün süt, süt ürünleri, GDO lar, daha bir çok gıda hakkında haber okuyoruz. Bunları yazdım çünkü, bu kadar hayat kalitemizi bedensel ve ruhsal nasıl değiştirdiğinin deneyimi bu!!! Algıyı etkiliyor, tepkilerimiz yavaşlıyor, korkuyoruz, öfkeleniyoruz, hissiz, anlamsız hissediyoruz, yaşam enerjimiz, yaşama sevincimiz azalıyor. Bence artık dönüp bakmamızın vakti geldi. Gerçekten kendimizi onaracak kadar güçlü varlıklarız, ama gücümüzü görebilmek için bu kadar yıpratmamıza ve yormamıza gerek yok. Hayat çok daha kolay ve hafif yaşanabilir, yeter ki gereksiz ağırlıkları almaktan vazgeçelim ve bize iyi gelenleri fark edelim. Bedenle ruhun farkı yoktur. Hem düşüncelerimizde, hem besinlerimizde artık temizlik yapmamızın zamanı geldi, başka baharları beklemeye gerek yok… Hayatımız her gün bahar olsun...