Loading...
Menu

ACI ÇEKMEK

Her şey benim deneyimlemem için için olur. Bana değil.

Çok uzun bir psikolojik hastalık sürecinden sonra gerçeğe uyanan Byron Katie yaşadığı farkındalıktan sonra şöyle der; Acı çekmek için geçerli bir sebebiniz olduğuna inandığınız zaman Gerçek’ten tamamen uzaklaşmışsınızdır. Tek acı sorgulanmamış bir zihindir. Ya düşüncelerinize inanırsınız, ya da onları sorgularsınız. Başka seçim yok.

Doğu bilgeliğinde dört gerçekten söz edilir;

  • Acı çekmek psikolojik benliğin bir özelliğidir
  • Bağımlı olmak, sahiplenme ve tutku acı çekmenin sebebidir
  • Acı kaderimiz değildir, acı çekme çemberinden çıkabiliriz
  • Bunun için gerekli çabayı gösterirsek acıdan özgürleşiriz.

Bazen bir kayıp, ölüm, hastalık, ayrılık, derin bir tatminsizlik ve çaresizlik duygusu insana acı verir. Doğmak ve üstesinden gelemediğimiz şu değişken dünya acı verir.  Ölmek; birçok şeyi ve sevdiklerimizi geride bırakmak bize acı verir, geçmişteki güzellikleri bugün yaşayamamak acı verir, geçmişte yaptığımız hataları hatırlamak acı hissi yaratır. Benliğimizi, zayıflıklarımızı ve savunmasızlığı desteklemek için birçok şeye (maddi şeylere ve insanlara) tutunuruz.

Bu tutku ve bağımlılıklar; zehirli bir hal alır, bizi zayıflatıp ve hasta eder. Hiçbir zaman sahip olamayacağımız geçici şeylere bağlanırız ve onları kaybetmemek için çabalar ve kaybettiğimizde acı çekeriz. 

İnsan olarak amacımız; bilgeliği ve gerçeği arayışımız sayesinde gerçek anlamda kendimizi bilmek ve bir yandan yanlışlarımızdan ders alırken bir yandan da egomuza ve maddi şeylere bağlılıktan kendimizi kurtarmaktır. Ruhsal özgürlüğümüze kavuşmak için maddi şeylere duyduğumuz bağlılıktan kurtulmalıyız.

Hatalarımızı düzeltmek ve bu acıyı dindirmek için hayatta birçok fırsatımız olacaktır. Bunun gerçekleşmesi için, “ego arzularına ulaşmak, kendi egomuzu ispatlamak, insanlara ya da eşyalara sahip olmak” gibi kör bir saplantıya kapılmamalıyız. Bir bilgenin dediği gibi

Arzu etmeden sev

Tutku duymadan bağlan

Acı çekmeden ayrıl

Acı, ya bir kayıp ve mahrumiyet ya da bir eksiklik ve zarardan kaynaklanır. Bu gibi durumlarda insan kendisini eksik, mahrum edilmiş, kaybetmiş, değersiz, engellenmiş ve tatmin olamamış hisseder. Bu gibi durumlar kişide acıyı doğurur. Halbuki acıya neden olan her eksiklik veya kayıp geçici ve sınırlıdır. Üstelik bu gibi süreçler bizi sonsuz ve kalıcı olan bir anlayış ve farkındalığa çağırır.

İnsan iyi-kötü, hoş olan- olmayan deneyimler yaşar ancak bu deneyimleri acıya dönüştüren ego algısıdır. Örneğin; bir kişi bizi terk ettiğinde ”ben değersizim, terk edilebilecek kadar silik biriyim, onsuz yapamam” gibi acı ve üzüntü odaklı bir ego yaklaşımı da sergileyebilirsiniz,  veya “bu durum benim değersiz olduğumu değil birbirimize tam uymadığımızı gösterir onunla yaşadığım süreç burada tamamlandı, hayat sınırsız imkanlar taşıyan bir süreçtir, hayatın akışına bakmalıyım” tarzında farkındalıklı bir yaklaşım da sergileyebilirsiniz.

Bu anlayışla baktığımızda deneyimleri nasıl acıya dönüştürdüğümüzü analiz edip bunları farkındalık ve bilgelikle dönüştürürsek acının ötesine geçebiliriz.

Ancak kişi yaşadığı acıların sorumlusunu ve nedenini insanlarda ve olaylarda arar. Örneğin bir arkadaşımızın bizi terk etmesi ve hayal kırıklığına uğratması karşısında acı çekiyorsak; bunun nedeni bizi hayal kırıklığına uğratan kişi değil bizim o kişiden beklenti içinde olan egomuzdur. Ancak bu analiz ve farkındalık çalışması egomuzun hoşuna giden bir çalışma olmadığından acılara tutunmak kolayımıza gelir.

Anlamak ve çözümlemek için değil; faydasız bir şekilde kendimize acıyarak, kırılarak, kızgınlık ve öfke duyarak acılara kafa yorarız. Çünkü onları en güzel şekilde değerlendirmek ve gelişmemiz için onları nasıl kullanacağımız konusunda gerekli anlayıştan yoksun bulunuyoruz.

Üstelik böyle durumlarda kişinin sakin ve objektif olmak zordur. Kişi bu durumlarda egosunu görmek ve olayı objektif olarak görmeyi değil; arzu, beklenti ve tutkularının karşılanmasını ister. Ancak bu anlar acıyı dönüştürmenin ve farkındalığa uyanmanın tam sırasının geldiği anlardır.

Şu unutulmamalıdır ki; acılar insanı olgunlaştırmaz ancak acıları doğru anlayış ve farkındalık ile karşılarsak olgunlaşırız. Çünkü bizim için önemli olan olumsuz olaylardan kaçınarak acı çekmemeye çalışmak değil, deneyimlerden acı üreten benliği doğru anlayışla dönüştürmektir.

Böyle bir farkındalık çalışmasına karşılık “ego –benlik”, sadece kelimelerle acıyı dağıtmak ister, fakat kelimelerle, umursamazlıkla veya boş vermekle acıları ortadan kaldıramayız. Öncelikle yaşadığımız olgunun olduğunu kabul etmeliyiz. Örneğin; aileniz sizi ihmal etmiş olabilir, eşiniz size yanlış davranmış olabilir, bir haksızlığa uğramış olabilirsiniz, hak ettiğiniz şeyler sizden esirgenmiş olabilir. Geçmişte yaşadığınız bu olayları değiştiremezsiniz, OLAN OLMUŞTUR, KEŞKE OLMASAYDI  demekten vazgeçmeli, bunu kabul etmeli ve önünüze bakmalısınız. Böyle bir farkındalıklı kabul ediş acıları ciddi olarak azaltır.

Acı yaşamıyoruz, bir deneyimden acı çıkarıyoruz

Olumsuz bir olay yaşamak ile o olaydan acı çekmek ayrı şeylerdir.

Ancak fiziksel acı gerçektir. Psikolojik acı ego bilinci tarafından üretilir. Bu egosal ve sübjektif bakış terk edildiğinde acı ortadan kalkar. Ego algısı; suyu katı bir buza dönüştüren ve akışını engelleyen dondurucu soğuk gibi olayları ve bizi katı ve değişmeye direnen bir duruma sokar. Bilgelik ve farkındalık ise o buzu çözen ve tekrar akışkan suyu ortaya çıkaran ısı gibidir. Ego yaklaşımı katılaştırır ve akışı engeller, bilgeliğin ışığı katılığı çözer ve akışı sağlar.

Bu anlamda acılar yanlış yerde durduğumuzu hatırlatan işaretlerdir. Acıları dönüştürmeye itiraz edersek hiçbir şey başaramayız. Eğer onları dönüştürebilirsek ruhumuza giden yolu buluruz.

Bunun başlangıcı acıları kabul etmektir. Onları savuşturmak ve geçiştirmek değil, onların istikametini değiştirmektir. Acıları kabul etmek acı veren bilinç düzeyinin üstüne çıkmanın ilk adımıdır. Acılardan kaçmadan bunu öğrenmek uzun zaman alabilir ama bu verimli ve özgürleştirici bir yoldur.

Unutulmamalıdır ki; acılardan kaçmaya çalışmak kişinin acılarını arttırır. Kişi acılarını hayallere kapılarak dönüştüremez. Acıların gerçek dönüşümü ancak yüksek bilinç hallerine geçmeye çalışmak ile mümkündür. Kişi gerçek bir idrak ve kavrayış ile bunu gerçekleştirebilir. Bu süreçte hiçbir şey kaybetmediği gibi sadece acıların kendisinde meydana getirdiği hayallerden kurtulur.

Acıları büyük görme, gösterme ve abartma eğilimi yanlış benlik algısının bir diğer tuzağıdır. Kendi büyük (!) acılarımızı devamlı gündemde tutar daha da hassaslaşırız. Hassaslaştıkça da acılar büyür. Bu kişinin kendi kendine kazdığı ve kendini ittiği bir kuyudur. Bu kuyudan çıkışın yolu yaşadığımız olumsuz olayları abartmamak, acılara tutunmamak ve acının nedeninin içimizde olduğunu bilerek kendimizi dönüştürmektir.

Acılarımız Alacaklarımızdır Bu Yüzden Unutmuyoruz 

Acılarının nedenini - ki bu neden çoğu zaman benliğimizin yanlış bakış açısı ve sübjektif algısıdır- anlayabiliyorsak artık acı vermezler. Eğer gereksiz acılara tutunmayı ve dolayısıyla onlar tarafından tutulmayı bırakırsak, yani acılarımızdan feragat edebilirsek onların bizi nasıl meşgul ettiğini daha iyi görebiliriz. Birkaç dakikalık acı; gücenme, içerleme, korku ve endişe ile günlere, aylara ve yıllara yayılır.

Özellikle insan ilişkilerinde yaşadığımız, reddedilme, engellenme ve zarar görme durumları egomuzda alacak hissi oluşturur. “Benim yıllarımı çaldı, güvenimi yerle bir ettiği için artık kimseye güvenemiyorum, çocukluğumu yaşayamadım, bana gerekli ilgi ve sevgi gösterilmedi” gibi ifadeler hep bir alacak hesabını içinde barındırır. Halbuki herkes kendi psikolojik imkan ve sürecinin neticesinde -iyi veya kötü- o şekilde davranmıştır. Çevremizdeki hiçbir insan objektif bir bilinç ve farkındalık içinde olmadığına göre muhatap olduğumuz herkesin bizi rahatsız eden bazı tutumları olacaktır. Bu durumlarda bazı mahrumiyet, mağduriyet ve zararlar görmüş olabiliriz. Bunları bir deneyim olarak görmeli ve asla bunlardan dolayı kendimizi alacaklı görmemeliyiz.

Kendimizi alacaklı hissettiğimizde kendimizi geçmişe hapsetmiş oluruz.

Kadim bilgelik metinlerinde anlatılan bir hikaye vardır. Zamanın birinde bir kişi bir basit tartışma yüzünden üç ay hapse mahkum olur. Hapiste iken bir gardiyan ve bir mahkum ondan iki ay sonra vermek üzere borç ister. O da onlara iki ay sonra geri ödemeleri şartıyla borç verir. Aradan iki ay geçer ancak alacağını tahsil edemez. Gardiyan borcunu inkar eder, mahkum ise ödeyecek imkanı olmadığını söyler. Adam bundan dolayı çok rahatsız olur, içerler. Nihayet üç aylık hapis müddeti tamamlanır ancak alacağını halen tahsil edememiştir. Ve şöyle der; “alacağımı tahsil etmeden buradan ayrılmayacağım”. Ölünceye kadar hapiste kalır., çünkü alacağını bir türlü alamaz.

İşte tıpkı bu kişi gibi bizler de yaşadığımız olumsuz olaylar nedeniyle insanlardan ve hayattan alacaklı olduğumuzu zannedip kendimizi o olumsuz olaylara ve insanlara psikolojik olarak zincirliyoruz.

Halbuki biz o olayları tatlı bir hatıra, olumsuz bir deneyim olarak ait olduğu geçmişe bırakıp önümüze bakmayı tercih edebiliriz.

Acılarımızın nöbetini tutmamalıyız